Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak: 1980’lerin Kültürel İklimi
Metis, 1992
1980’lerin Kültürel İklimi
Böylece 80’lerde, Türkiye’de ilk kez yaygın olarak tüketilebilecek bir “pop tarih” kuruldu. Bunu mümkün kılan şey, imgeleri tarihsel yükünden kurtaran, geçmişi bir alıntıdan ibaret kılan, tümüyle keyfi ve nedensiz bir idlin çeşitli alanlarda yaşar kılınabilmesiydi. Bu dili, her şeyden önce reklamcılık kışkırttı. Reklamların dili yalnızca sözü görüntünün, imgenin hizmetine sunmakla kalmadı, aynı zamanda bütün kültürü bir malın pazarlamasında kullanılabilecek bir hammaddeye, sınırsız bir alıntılar toplamına da dönüştürdü. Kültürle ilişkiyi bir jest ve büyülenme, bir ani uyarı ve şık, bir vitrin ve seyir ilişkisi haline getirdi. Bir nesneyi tanıyanlarla tanıtanları, tanımaya dayanan bilgiyle tanıtım bilgisini birbirinden koparırken, bir yandan da başka alanlarda da kullanılabilecek yeni bir dili, söz ettiği nesneyle ilişkisi nedensiz ve keyfi olan, günlük konuşma dilinden, haber dilinden, teknik dilden, teorik ya da felsefi dilden, argodan, edebi ya da politik dilden alıntılar yapan, ama hepsine eşit uzaklıktaki sentetik bir dili de özendirdi.
s.24
Bu keyfilik birçok alanda birden etkili oldu. Haber başlıklarının 80’lerde aldığı biçimi düşünün. Haber verilen dünyayla bağlarını koparmış, artık kendi için çalışan, kendi için varolan, kendine has bir dünya kuran başlıklardı bunlar. Esas olarak bir oyuna, çoğu zaman haber verilen şeyle hiçbir ilgisi olmayan bir espriye, genellikle de bir ses oyununa dayanıyorlardı. 80’lerin ortalarında önce haftalık haber dergilerinde görülen, zamanla bütün basını saran haber başlıklarına göz gezdirmek yeterli: Panama’da İç Kanama (Panama üzerine), Katibime Cola’lı Gömlek (Coca Cola üzerine), Türk Müziğinde Suna Kan Davası (Suna Kan’la yapılmış bir söyleşi), Dalyan’ın Kerataları (Caretta Caretta’lar üzerine).
s.26
Vitrinde Yaşamak
Galleria Ataköy’de dükkanı olan biri, bir gazeteciyle görüşmesinde Galleria’yı Kâbe’ye benzetmiş. Benzetme, gerçekten de çoğunluğun Galleria’yla neden ilişki kurduğunu açıklıyor. Galleria’ya gitmek için, bir yolculuk yapmak gerekiyor […] iş, sinema ya da tiyatro çıkışı uğranabilen bir yer değil, ancak “ziyaret edilebilen” bir yer. […] Birçok açıdan bir mesire yerine, en çok da malların sergilendiği ve seyredildiği, Meta’nın ziyaret edildiği bir fuara benziyor. Galleria, alışverişi şehir hayatının bir parçası olmaktan çıkarıp kendi başına bir amaç, malları kullanım değerleri bütünüyle silinmiş bir değişim değeri haline getirmekle kalmıyor, bakılanla kurulan ilişkiyi de önemli ölçüde değiştiriyor. İnsanlara kendi şehirlerinde turist olma imkânını veriyor; mekânla kurulabilecek tanışıklık ilişkisinin imkânlarını tümüyle ortadan kaldırarak.
s.30-31
Simmel yabancıyı “bugün gelip, yarın kalan” kişi olarak tanımlamıştı. Turist bugün gelip yarın giden kişiyse eğer, yabancı da bugün gelip yarın gidemeyen, geri dönme imkânı olmayan kişidir. Bu tanımdan yola çıkarak, arabeskin şehirdeki yabancıya, şehre yabancı olana seslendiği söylenebilir. Şehre gelip köye dönme imkânı olmayan, ne köylü ne şehirli olanın müziğidir arabesk.
s.33
“İlkin sürücülerin devamlı radyoyu açık tuttuğu görüldü. Kültürlerine yabancı müzikler çıkınca istasyon değiştiriyorlardı. Hele gece yarısından sonra araba sürenler, Türk istasyonları sustuktan sonra geç saat yayın yapan Arap radyolarını bulma alışkanlığı edinmişlerdi. Sanırım arabeskin icadına giden yolda önemli bir dönemeç oldu bu alışkanlık.”
s.33, dipnot’ta Murat Belge’nin Tarihten Güncelliğe’sinden alıntı, 1983
Özal, son seçimlerde istediği oyu alamazsa siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Dalan, Tempo dergisinde İstanbul metrosuyla ilgili yolsuzlukları açıklayan bir haber yer yayımlanınca, ertesi gün hemen dergiyi mahkemeye vereceğini açıkladı. Ama ne Özal siyasetten çekildi, ne de Dalan dergiyi mahkemeye verdi. Bütün bunlar basında bir kere yer aldıktan sonra, Özal “çekiliyorum” demekle çekilmiş, Dalan “mahkemeye vereceğim” demekle dava açmış gibi oldu. Bütün bunlara karşı çıkmak için, bir başkası da çaresizlik içinde “kendimi yakacağım” diyebilir, bu da bir jesttir ve kendini yakmış kadar olur. Sözün geçersiz olduğu, bir simgeye dönüştüğü bir toplum, muhalefeti de kendisi gibi bir jest, bir simge olmaya zorlar.
s.36
Mahrumiyet
80’lerde yalnızca özel hayatın dili kamusallaşmadı, kamunun dili de giderek özelleşmeye, “dış” da “iç”miş gibi yapmaya başladı. Bu dönemin haber dergiciliğinin en önemli yeniliği, haberi mutlaka özel hayatlara gönderme yaparak aktarması, haberi okura bir hayat hikâyesiymiş gibi sunmasıydı. Reklam spotları gibi haber başlıkları da özel mesajlara dönüştü (Bir Caz Gecesi Rüyası, Felsefenin Sefaleti, Trafiğin Dayanılmaz Ağırlığı, Yeşil Salatanın Dayanılmaz Hafifliği). Eleman arama ilanları giderek “hayat arkadaşı” ilanlarına benzemeye başladı. [B]u ilan dilinin temel özelliği, işyeri ile özel hayat arasındaki farkı ortadan kaldırması, insanları örneğin “güleryüzlülük”leriyle, “sıradışılık”larıyla, işe duydukları “tutku”yla, kısacası kişilikleriyle, bir mutluluk vaadiyle çağırıyor olması. Öyle ilanlar ki bunlar, insanları belirli bir işi üstlenecek işçiler olarak değil, belirli bir “hayat tarzı”na uyum gösterecek, işverenleriyle ya da diğer işçilerle sanki bir özel hayatı paylaşacak kişiler olarak tanımlıyor.
s.67
Gecekondular daha önce de vardı, ama İstanbul’un “elden gittiği” en çok gecekondulaşmanın hızını kaybettiği 80’lerde dile getirildi. Arabesk denen müzik 70’lerde de vardı, ama bu ancak 80’lerde bir söylem nesnesi haline geldi.
s.69
Krizin İmkânları
Stalin döneminin kültür sözcüsü Jdanov, 1948’deki Sovyet Müzik İşçileri Konferansı’nda biçimci ve atonal müziğin “normal insan kulağının temel fizyolojisine aykırı düşen” bir müzik olduğunu, insanın “ruhsal ve fizyolojik dengesini bozduğunu” savunmuştu.
s.81
Bastırılmışın Geri Dönüşü
Ne kadar kaba ve ikiyüzlü olabilirse olsun, Kemalizmin taşraya uyguladığı baskı her zaman bir vaadi, modernleşme, medenileşme vaatlerini içinde taşıyordu. Bu, yalnızca Kemalizm gibi nispeten cılız sayılabilecek bir baskı aygıtı için değil, bütün geleneksel baskı aygıtları için de geçerli. Erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısı, bir aşk vaadinin dışında tasavvur edilebilir mi?
s.107
Marshall McLuhan’a televizyonda neden hep kötü haberler gösteriliyor diye sorduklarında, o bunun böyle olmadığını söylemiş: “Reklamlar iyi haberlerdir”. Ama şu da doğru: Televizyon haberinin seyirciye verdiği en iyi haber aslında kötü haberdir. Çünkü buradaki esas haber kötülüğün dışarıda, seyircininse içerde, güvende olduğudur.
s.115