Charles Bukowski, Sıradan Delilik Öyküleri
Parantez Yayınları
devrimin yarın sabah gerçekleşeceğini sanıyor. gerçekleşebilir de, gerçekleşmeyebilir de. kimse bilmiyor. devrimin DIŞARIDAN-içeriye doğru değil, İÇERDEN-dışarıya doğru gerçekleşmesi gerektiğini anlattım ona, asıl sorun burada. bu tiplerin ayaklanma başlar başlamaz yaptıkları ilk şey gidip bir renkli televizyon yağmalamak. düşmanı yarı-zeka yapan aynı zehri kendileri için de istiyorlar. ama dinlemiyor beni. tüfeğini temizleyip hazırlamakla meşgul. devrimcilere katılmak için Meksika’ya gitmiş, devrimciler tekila içip esniyorlarmış. üstüne üstlük dil engeli var. şimdi kanada diye tutturdu. kuzey eyaletlerin birinde gıda ve silah ikmali yapmışlar. atom bombaları yok ama. y.arağı yemişler. hava desteği de yok.
“Vietnamlılarda da yok. ama canavar gibi savaşıyorlar.”
“Rusya’dan ve Çin’den korktuğumuz için atom bombasını kullanamıyoruz da ondan. ama Oregon’da Castro’larla dolu bir sığınağı bombalamak istediğimizi varsayalım. bu bizim iç meselemiz sayılır ve kimseyi ilgilendirmez, öyle değil mi?”
“iyi bir Amerikalı gibi konuştun.”
“siyasetim yok benim. gözlemciyim.”
“allahtan herkes senin gibi değil, yoksa hapı yutmuştuk.”
“ne yani, hapı yutmadık mı?”
“emin değilim.”
“ben de. ama devrimcilerin çoğunun göt olduklarını biliyorum, ve üstüne üstlük son derece SIKICI insanlar. moruk, yoksullara yardım etmeyelim, eğitimsizleri eğitmeyelim, hastaları tedavi etmeyelim demiyorum. ama bu devrimcilerin çoğuna rahip cübbeleri giydiriyoruz, demek istediğim bu. ve bunların bazıları karıları tarafından terk edilmiş, akne sorunları olan, boyunlarına kanlı Barış Sembolleri asan çok hasta insanlar. çoğu fırsatçıdır bunların, bir yolunu bulsalar Ford için çalışmayı yeğlerler. bir kötü yönetimden başka bir kötü yönetime geçmekte yarar görmüyorum ben. her seçimde yapıyoruz bunu zaten.”
“yine de devrimin bokun bir kısmını temizleyeceğini düşünüyorum.”
“doğru, ama birçok iyi şeyi de yok edecek. tarih çok ağır ilerler. ben kuş yuvasını yeğlerim.”
“daha iyi gözlem yapabilmek için m?”
“daha iyi gözlem yapabilmek için. bir bira daha iç.”
“yine de bir gerici gibi konuşuyorsun.”
“dinle, Haham, ben duruma bütün açılardan bakmaya çalışıyorum, sadece kendi açımdan değil. kodamanlar ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. onlarla her zaman masaya otururum. Spock’a [1] yaptıklarına bak. Kennedy’ler. King. Malcolm X. liste uzar gider. bu herifler şakaya gelmez, aceleci davranırsan kıçının üstüne oturturlar adamı. ama bir şeyler değişiyor. gençler bir zamanlar yaşlıların düşündüğünden daha iyi düşünüyorlar ve yaşlılar ölüyor. bu işi kan dökmeden halletmenin bir yolu var hâlâ.”
“gözünü korkutmuşlar senin. bana sorarsan ‘ya Zafer ya da Ölüm’ derim”
“Hitler de öyle dedi. sonunu biliyorsun.”
“ölümün nesi var?”
“bu gece hayatın sorunlarını konuşuyoruz, ölümün değil”
“DEHŞET CADDESİ gibi bir kitap yazıyor, sonra da atillerle el sıkışmak istiyorsun”
“el sıkıştık mı, Haham?”
“şu anda işkenceler sürerken sen ağzının kenarından konuşuyorsun”
“örümcek ile sineği mi kastediyorsun, yoksa kedi ile fareyi mi?”
“artık bazı şeyler idrak etme kolaylığına sahip olmasına rağmen İnsan’a karşı İnsan’ı kastediyorum”
“bu söylediğinde doğruluk payı var”
“var tabii. ağzı olan tek sen değilsin”
“iyi de, ne diyorsun? kenti ateşe mi verelim?”
“hayır, ülkeyi ateşe verelim”
“dediğim gibi, çok iyi bir Haham olacaksın”
“teşekkür ederim”
“peki, ülkeyi yaktık, yerine ne koyacağız?”
“Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi, Rus Devrimi başarısız mı oldu sence?”
“bütünüyle başarısız olmadılar. ama bütünüyle başarılı da olmadılar”
“denediler en azından”
“bir santimetre ilerlemek için kaç kişiyi öldürmeliyiz?”
“bir santimetre bile ilerlemediğimiz için kaç kişi ölüyor?
“bazen Plato ile konuşuyormuş gibi hissediyorum kendimi”
bir süre susuyoruz, sorun aramızda asılı kalıyor. bu arada sefilhaneler toplumun ıskartaya çıkardığı sefillerden geçilmiyor; yoksullar doktor yokluğundan düşkünler koğuşunda ölüyorlar. cezaevleri öylesine dolu ki mahkumlar yerlerde yatıyorlar. insanları satranç piyonları gibi kullanan toplum yüzünden akıl hastanelerinde boş yatak yok…
bir aydın ya da yazar olarak KENDİ kıçın kapanda değilken bu hoşlukları gözlemlemek pek memnuniyet verici. aydın ve yazarların sorunu BU -kendi rahatları ve kendi acıları dışında fazla bir şey hissedemiyorlar. ki doğal, ama boktan.
s.119-120
[1] Benjamin McLane Spock (1903-1998), zamanının en ünlü çocuk doktoruydu. The Common Sense Book of Baby and Child Care isimli kitabı hâlâtüm zamanların en çok satan kitapları listesinde yedinci sıradadır. Bunun dışında siyasal alanda da son derece aktif bir adam olan Spock, nükleer silahlanmanın önüne geçilmesi, “kurbansız suç”lara (homoseksüellik, marihuana vb.) konan yasakların kaldırılması, her aileye asgarî bir ücretin ödenmesi ve daha mühimi de Vietnam savaşının bitirilmesi ve tüm yabancı ülkelerden Amerikan askerî varlığının geri çekilmesi gibi çağrılarını sık sık yinelemesinden ötürü kovuşturmalara uğramış, “vatan hainliği” ile suçlanmış ve tahmin edebileceğiniz diğer sıkıntılara maruz bırakılmıştı.
[2] Bir ay kadar önce Simurg‘da bakınırken Charles Bukowski’nin Kavgası ve Satır Aralarındaki Solculuğu isimli bir kitaba rastladım. Daha yeni de: ilk basımı Ocak 2009 görünüyor. Bu bahsettiği solculuk ne menem bir solculuk henüz bilemiyorum. Şöyle diyor, yazar Ali Ulvi Özdemir, önsözünde: “Kitabımın özgünlüğü Bukowski’nin söylediklerinin bir kısmı ile Yalçın Küçük‘ün ve Karl Marks’ın damadı Paul Lafargue‘nin bazı söylemlerinin birbiriyle örtüştüğünü gösterme iddiasından geliyor”. Kastettiği, Yalçın Küçük’ün şimdiki tahtası eksik eksantrik ırkçılığından önce sahip olduğu söylenen özgün eleştirelliği ise, bir yargıya varacak bilgiye sahip değilim; ama Lafargue ile ilgili kısımları merak etmiyor da değilim hani. Marx‘ın, açık Proudhon (archnemesis!) hayranlığından ve Frenk-İspanyol-Hint-Afrika kırması melezliğinden dolayı, kızına talip olan bu adama şüphe içinde sağ kaşını olabildiğince yukarı kaldırdığı söylenir. Öyle ki müstakbel damada şöyle bir mektup yazmış müstakbel kayınpeder:
My dear Lafargue,
Allow me to make the following observations:
1. If you wish to continue your relations with my daughter, you will have to give up your present manner of ‘courting’. You know full well that no engagement has been entered into, that as yet everything is undecided. And even if she were formally betrothed to you, you should not forget that this is a matter of long duration. The practice of excessive intimacy is especially inappropriate since the two lovers will be living at the same place for a necessarily prolonged period of severe testing and purgatory … To my mind, true love expresses itself in reticence, modesty and even the shyness of the lover towards his object of veneration, and certainly not in giving free rein to one’s passion and in premature demonstrations of familiarity. If you should urge your Creole temperament in your defence, it is my duty to interpose my sound reason between your temperament and my daughter. If in her presence you are incapable of loving her in a manner in keeping with the London latitude, you will have to resign yourself to loving her from a distance.
Metni aldığım yerde (Marx Myths!) dendiği gibi, her Viktorya dönemi aile reisinin gururla altına imzasını atacağı, samimi bir uyarı sadece.