Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği
İletişim, 1994 [ orj. 1899 ] , çev. Sinan Fişek
Denizci öykülerinin dolaysız bir yalınlığı vardır, anlamları da bir incir çekirdeğini ancak doldurur. Ama Marlow (öykü anlatma merakı sayılmazsa) sıradan bir denizci değildi, ona göre öykünün anlamı çekirdek gibi içinde değil, sis belirleyen parıltı veya ay ışığının ölü yalazının ortaya çıkardığı o puslu halelerden biri gibi öykünün dışında, onu saran bir şeydi. s.10
Birer fatihtiler, bu da kaba güçten başka bir şey gerektirmiyor. Övünülecek bir şey de değil bu, çünkü senin gücün yalnızca başkalarının güçsüzlüğünden doğan bir kazadır. s.12
Danimarkalıymış— bir alışverişte nasıl olduysa aldatıldığını düşünmüş, kıyıya çıkıp köyün başındaki adamı sopayla dövmeye başlamış. Bunu duyduğumda, hiç şaşırmadım. Fresleven’in dünyanın en uysal, en sessiz adamı olduğunu söylediklerinde de şaşırmadım. Öyleydi kuşkusuz, ama birkaç yıldır kutsal görevle oradaydı; sonunda, şöyle ya da böyle, kendisine olan saygısını yeniden teyit etme ihtiyacını duymuş olmalıydı. Bu yüzden de ihtiyar zenciyi acımadan sopalamıştı. s.15
Tek gerçek duyguları, yüzde alabilmeleri için gerçekten fildişi bulunan bir yere gönderilme istekleriydi. Aralarındaki dolapların, saldırıların, kinin tek nedeni buydu — ama küçük parmaklarını kaldırıp bir iş yapmaya gelince: Asla! Hey Tanrım! Bu dünyada kimi adamın at çalmasına izin verilip kimisinin bir yulara bakmasının bile yasaklanması bir bakıma doğru bir iş. Atı çaldı. Peki. Oldu bitti. Belki binmesini biliyordur. Ama yulara öyle bir bakış biçimi vardır ki, ermişlerin en yufka yüreklisini bile adamı tekmelemeye kışkırtır. s.38-39
Hayır, çalışmaktan hoşlanmam. Tembellik edip, yapılabilecek güzel şeyleri düşlemeyi yeğlerim. Çalışmaktan hoşlanmam -kimse hoşlanmaz- ama çalışmanın içinde olan şeyden, kendini bulabilme olanağından hoşlanırım. Kendi gerçeğini -kendin için, başkaları için değil- başka hiç kimsenin bilemeyeceği şeyi bulmak… Başkaları dışa vuran oyunu görebilirler ancak, gerçek anlamını da hiçbir zaman kavrayamazlar. s.45
Müdürün kulübesinin ışıklı kapısında bir karaltı belirip yok oldu, bir saniye sonra kapının kendisi de yok oldu. Durduk ve tepinmemizin bozduğu sessizlik, toprağın derinliklerinden akarak geri geldi. s.46
Zencilere maaş olarak haftada üç kez, yirmi beş santimlik bakır tel veriliyordu. Bu parayla, ırmak kenarındaki köylerden erzak alacaklardı sözde. Bu yöntemin nasıl işlediğini anlatmaya gerek yok. Ya köy yoktu, ya halkı düşmanca davranıyordu, ya da, bizim gibi konserve, arada sırada da teke eti yiyen müdür, belirsiz bir nedenle gemiyi durdurmak istemiyordu. Telleri de yutamadıkları, ya da kanca yapıp balık tutamadıklarına göre, bu cömert maaşların ne işe yarayabileceğini aklım almıyordu. Büyük ve onurlu bir ticaret şirketine yaraşır bir düzenlilikle ödendiklerini kabul etmeliyim ama. s.63
Eğer insanda temiz, art niyetsiz, zorluklarla dolu bir serüven tutkusu var olmuşsa, bu yamalı gençte var olmuştu. Bu alçakgönüllü, pırıl pırıl ateşi içinde taşımasını, neredeyse kıskanıyordum. Bu ateş benliğiyle ilgili her şeyi öylesine yok etmişti ki, konuşurken bile, anlattıklarının onun başından -karşınızda duran bu adamın- başından geçtiğini unutuyordunuz. Kurtz’a olan bağlılığını kıskanmıyordum ama. Düşünmemişti bunun üzerine. Hevesli bir kadercilikle kabullenmişti, birdenbire doğuveren bu bağlılığı. Şimdiye dek karşısına çıkan tehlikelerin en büyüğü de buydu, bence. s.84
Taşıyıcılar tekrar ilerlemeye başlayınca sedye sarsıldı ve aynı anda yerlilerin, ayırdedilir tek bir hareket olmaksızın çekildiklerini fark ettim; bu yaratıkları birdenbire fırlatan orman, uzun bir soluk alır gibi, onları tekrar içine çekmişti. s.90
Tuhaftır yaşam — acımasız mantığın boş bir amaca yönelik gizemli düzeni. Yaşamdan umulacak tek şey, insanın biraz kendini öğrenmesi -o da geç olur hep- ve bitmek bilmeyen bir yığın pişmanlık. Ölümle dövüştüm ben. Düşünebileceğiniz en can sıkıcı karşılaşmadır bu. Elle tutulmaz bir pusun içinde yer alır, ayağınızın altında bir şey yoktur, çevrenizde bir şey yoktur, seyirci yoktur, gürültü yoktur, ün yoktur, büyük bir kazanma isteği yoktur, büyük bir yenilgi korkusu yoktur, ılık bir umursamazlıkla dolu sağlıksız bir havada, kendi haklılığınıza inanmadan, rakibinizinkine hiç mi hiç inanmadan, sürer gider. Bilgiçliğin son aşaması buysa eğer, yaşam sandığımızdan da gizemli bir bilmece demek. … Kurtz’ün olağanüstü bir adam olduğunu bu yüzden doğruluyorum. Söyleyecek bir sözü vardı. Söyledi. … Özetlemişti - yargılamıştı. ‘Ne dehşet!’ Olağanüstü bir adamdı. s.104-105