This book fills a much needed gap

Marshall HodgsonThe Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization, Vol.3 

Writers used to cite it as a paradox that Ismâ’îl, ruler of ‘Persia’, wrote his verse in Turkic, while his rival, Selîm, ruler of ‘Turkey’, wrote his verse in Persian. The paradox springs only from a misuse of the term ‘Persia’ for the Safavî empire, which included Persians, Turks, and Arabs equally, and the term ‘Turkey’ for the Ottoman empire, an even more unfortunate misnomer. In itself there is nothing paradoxical in the leader of a tribal grouping writing in the popular tongue, Turkic, while the head of an established state writes in the cultivated tongue, Persian.

from Chapter 1: The Safavî Empire

(Source: languagehat.com)

Şinasi Gündüz, Problems on the Muslim Understanding of the Mandaeans



Every Mandaean [According to Gündüz, the same people as the Sâbians mentioned in the Qur’an as one of the “people of the book” —F.] has two personal names, one is the worldly name and other is the religious (malwaşa) name. The former which is usually an Islamic name is his laqâb, but the malwaşa name is the real name. The Mandaeans use their worldly names in daily life while they use their malwaşa names during all religious occasions and ceremonies. The reason of carrying an Islamic name in a Muslim environment and using this in a mixed society is presumably connected with the rule of secrecy.

(Source: dinlertarihi.com)

Lesley Hazelton, After the Prophet: The Epic Story of the Shia-Sunni Split in Islam
Doubleday, September 2009 


   Mısır’da olanlar için “Bu bir Allah-sız devrim!!” diyenlerin anlamadıkları en az iki şey sayabilirim: Devrim, ve Allah.
//
   I can speak of at least two things which those who say that “This is an Allah-free revolution” about what happened in Egypt do not seem to quite understand: Revolution, and Allah. 


   « The ruling class of Mecca was back in control, and with a ven geance. There was no doubt as to who was drawing the milk, and the ones left holding the horns became increasingly outspoken as nepotism and corruption devolved into their inevitable correlates: wrongful expropriation, deportation, imprisonment, even execution. The most respected early companions of Muhammad began to speak out in protest, as did all five of the other men who had sat in caucus and elected Othman, and none more clearly than Ali.

   The property of Islam was being embezzled, he warned. The Umayyads were like a pack of hungry animals devouring everything in sight. “Othman shrugs his shoulders arrogantly, and his brothers stand with him, eating up the property of God as the camels eat up the springtime grasses.” Once that brief treasured lushness was gone, only barren desert would be left.

   But the voice that gained the most attention was that of Aisha, who found herself for once on the same side as Ali. “That dotard,” she called Othman—a doddering old man in thrall to his relatives—and the word stuck, demeaning and mocking.

   Some said she was roused to action only when Othman reduced her annual pension to that of the other Mothers of the Faithful, challenging her prominence. Others said she acted in the hope that her brother-in-law Talha would take over as Caliph. But there is also no doubt that Aisha was truly outraged by the extent of the corruption, which came to a head over the scandalous behavior of Walid, one of Othman’s half brothers.

   As the governor of the garrison city of Kufa in central Iraq, Walid did not even bother to disguise his aristocratic disdain for the residents under his control. With a kind of Arabian snobbery that would surface again and again, he contemptuously dismissed the native Iraqis as “provincial riffraff.” Unjust imprisonment? Expropriation of lands? Embezzlement from the public treasury? Such complaints against him, Walid declared, were worth “no more than a goat’s fart in the desert plains of Edom.”

   One particular goat’s fart, however, would reach all the way to Medina when Walid appeared in the Kufa mosque flagrantly drunk and, in front of the assembled worshipers, vomited over the side of the pulpit. The Kufans sent a delegation to Medina to demand that he be recalled and publicly flogged, but Othman refused them point-blank. Worse, he threatened to punish them for daring to make such a demand, and when they then appealed to the leading Mother of the Faithful for support, he was heard to sneer in disdain: “Can the rebels and scoundrels of Iraq find no other refuge than the home of Aisha?”

   The gauntlet was thrown: a challenge not just to “the rebels and scoundrels of Iraq” but to Aisha herself. As word spread of Othman’s sneer, many thought it a foolish thing to have done. Perhaps Aisha had been right in calling Othman a dotard. Perhaps he really was losing his grip, or at least his judgment. Certainly it seemed that way when a respected Medinan elder stood up in the mosque in public support of the Iraqis’ demands, and Othman’s response was to order him thrown out—so violently that four of his ribs were broken.

   If Aisha had been outraged before, she was now incensed. That the guilty should go free and the innocent be beaten? No curtains or veils could stop her. Covering her face in public did not mean muffling her voice, not even—particularly not—in the mosque. The following Friday she stood up at the morning prayers, brandishing a sandal that had belonged to Muhammad. “See how this, the Prophet’s own sandal, has not yet even fallen apart?” she shouted at Othman in that high, piercing voice of hers. “This is how quickly you have forgotten the sunna, his practice!”

   How could Othman have underestimated her? But then whoever would have thought that a mere sandal could be used so effectively? As the whole mosque erupted in condemnation of the Caliph, people took off their own sandals and brandished them in Aisha’s support. A new propaganda tool had made its first powerful impression, one not lost on all the caliphs and shahs and sultans of centuries to come, who would produce inordinate numbers of ornately displayed relics of the Prophet—sandals, shirts, teeth, nail clippings, hair—to bolster their authority. »

Suad El-Hakîm, İbnü’l Arabî Sözlüğü
Kabalcı, 2005, çev. Ekrem Demirli

inanılan ilah: İbnü’l-Arabî bu terimle eşanlamlı ilah-ı mahlûk [ yaratılmış ilah ], ilah-ı mecul [ yaratılmış ilah ], el-Hakku’l-itikadî [ inanca bağlı Hak ], el-Hakku’l-mutekad fi’l-kalb [ kalpte inanılmış ilah ], el-Hakku’l-mahlûk veya el-Hakku’l-mahlûk fi’l-mutekad [ inançta yaratılmış ilah ] terimlerini kullanır. İnanılan Tanrı (ilah-ı mutekad) kulun akıl veya taklit gücünün yaratıp kalbine sığdırdığı Allah suretidir. O Allah için bir nitelik suretidir; her insan bilgisi ve gücü ölçüsünde onu kalbinde [1] barındırır, inanılan Tanrı düşüncesi yeni bir kavram değildir; o gerçekte bir soyutlama ve isimlendirme işlevinden ibarettir. İbnü’l-Arabî her insanın Rabbine dair bir fikrinin olması gerektiğini düşünür; her insan bu fikir sayesinde Allah’a yönelir ve onda Rabbini arar. İbnü’l-Arabî’ye göre, inanılan Tanrı’nın sayısı inanç sahiplerinin sayısıyla artar. Çünkü Allah’ın kulların sayısıyla gerçekte çoğalması mümkün değildir. Allah’a dair kulda bulunan şey sadece bir surettir, işte insan taptığı ilahının suretini yarattığında bu ilah, başka bir ifadeyle suret, ilah-ı mutekad [inanılan ilah] diye isimlendirilir. Allah hiçbir yaratığın ulaşamayacağı ve idrak edemeyeceği salt gerçektir. Dolayısıyla o bilinmezdir. Kulun O’na dair bilebildiği şey, yaratılmış bir surettir. Bu yüzden kul gerçekte kendisinden başkasına ibadet etmemiştir; çünkü suret kulun kendi ürünüdür. O halde herkes putperesttir. Ibnü’l-Arabî’nin görüşünü pek çok kitabında tekrarladığı şu hadis destekler: “Hak Kıyamet Günü insanlara onların bilmedikleri surette tecelli eder ve ‘Ben sizin Rabbinizim’ der. insanlar ‘Senden Allah’a sığınırız derler. Allah inançlarına göre tecelli ettiğinde ise insanlar secdeye kapanırlar.” Fakat İbnü’l-Arabî yaratılmışı kendi varlığının çevresinde dönüp, oradan iman eylemiyle Yaratan’a çıkamadığı bu neticenin önünde bırakmaz. Böyle bir şey yapsaydı, insan hakkında ebedi yalnızlık hükmü vermiş olurdu. İbnü’l-Arabî’nin dehasıyla Hak ve halk arasındaki uzaklığın zirvesindeyken bu darboğazdan çıktığını görmekteyiz ki, bu da vahdet-i vücûd [varlık birliği] öğretisinin bir yönüdür. Çünkü inanılan ilah da bir yaratıktır, başka bir ifadeyle Allah’ın rahmetine konu olan, yani yaratmış olduğu ilahi tecellilerinden birisidir. O halde kul farkında olsa da olmasa da, tapınılan her varlık veya ibadet edilen her suret Hakk’ın bir tecelligâhıdır. Hiçbir şey bu dairenin dışına çıkmaz. Başka bir ifadeyle sadece zât ve onun tecellileri vardır. Bir ağaca veya yıldıza veya puta tapan, gerçekte herhangi bir tecelligâhında Allah’a ibadet etmiştir. İbnü’l-Arabî “Rabbiniz kendisinden başkasına ibadet etmeyin diye hükmetmiştir” (17:23) ayetini böyle yorumlar. Fakat İbnü’l-Arabî ulûhiyetin bir tecelligâhı veya bir suretiyle yetinip Allah’a onda tapmakla yetinenlerden değildir. Bunun yerine o, elini taşın altına koyarak, özel tecrübesi ve sâliklerin baş vurdukları murakabe yönteminden hareket ederek hulûlu reddeder. Bu bağlamda yaratılmış ilahın kullarının -akılcılar- en büyük hataları şudur: Akıl sınırlar ve belirler, farklı kalıplara giremez, başka bir ifadeyle Hakk’m tecellileriyle birlikte halden hale geçemez. Halbuki kalp halden hale geçebilir. Böylece İbnü’l-Arabî önceki bütün mutasavvıflardan farklı düşünür: Önceki sûfilere göre Hak kulun kalbine onun istidat ve gücü ölçüsünde tecelli eder. İbnü’l-Arabi’ye göre ise kalp Hakk’ın tecellileriyle birlikte halden hale geçer. O halde atılması gereken ilk adım kalbi aklın yerine koymak ve kemâl mertebesine, başka bir ifadeyle mutlak alıcılık mertebesine onunla ulaşmaktır. 

Kuşkusuz kalbim, her sureti kabul etmiştir. / Ceylanların sığmağı, ruhbanın manastırı, (TERCÜMAN, 43) Kalp kemâl mertebesine ulaştığında belirli bir inançla sınırlanmaz, bunun yerine bütün inançlar için bir heyula [biçimlenmemiş madde] haline gelir. Aşağıda İbnü’l Arabi’nin ilah-ı mutekad [inanılan ilah] görüşünü açıklayan ifadelerini zikredeceğiz:

♦ Allah hakkında fikir yürüten kişi düşüncesiyle nefsinde inandığı şeyi yaratmış, düşüncesiyle yarattığı ilaha tapınıştır. Ona ‘ol’ demiş, o da olmuştur. Bu nedenle insanlara peygamberin bildirdiği ve Kitabın anlattığı Allah’a inanmalarını emrettik. O ilaha ibadet ettiğinde yaratılmamış ilaha, yani seni yaratana ibadet etmiş olursun Çünkü Allah’ı bilmek ancak [Peygamberi] taklit ederek gerçekleşebilir. (FÜTÛHAT IV: 143)

♦ Herkes kendi düşüncesinin ulaştırdığı sonucu kabul etmiş, herkese göre ilah falan nitelikteki kimse olmuştur. İnsan böyle bir ilahın kendisinin yarattığı bir şey olduğunun farkında bile değildir. O halde herkes kendi nefsinde ve inancında yarattığı şeye tapmıştır. Bu bağlamda yaratılmamış bir ilaha tapan görülmemiştir. İnsan ibadet ettiği ve hakkında hüküm verdiği ilahı kendi nefsinde yaratır. Allah ise hüküm verendir. (FÜTÛHAT IV: 279)

♦ Yaratıkların inandıkları ilaha taptıkları bir olgudur. O halde sadece yaratılmış bir şeye ibadet edilir. Bunun delili Allah’ın Kıyamet Günü suretten surete girmesidir.” Kıyamet Günü” alâmet ortaya çıkmasaydı, hiç kimse kendi alâmetim tanımayacaktı. O gün Allah hem tanınır ve hem de inkâr edilir: Her inanç sahibi kendisine aykırı olanın karşıtı iken, inancıyla uyuşanla uyuşur. Şu halde herkes putperesttir. (FÜTÛHAT IV: 386)

♦ Kulun kendi düşüncesiyle veya taklit ederek kalbinde yarattığı Hak inanılan ilahtır [ilah-ı mutekad]. (FUSÛS: 225)

♦ Hak ile kulu arasındaki perde kalkar ve kul Hakk’ı inandığı tarzda görür. Bu durumda Hak inandığı şeyin ta kendisidir. O halde kalp ve göz Hakk’a dair inanılmış bir sureti görebilir. İnanılan Hak, sureti kalbi kaplayan ve kendisine tecelli edip kulun tanıyacağı Hak’tır. O halde göz inanılan Hakk’ı görebilir. (FUSÛS: 121) Bu son iki ifade kulun müşahedesinde Hakk’ı değil, inanılan Hakk’ı, daha özel anlamda ise inandığı Hakk’ı müşahede edebileceğini anlatır. Şu halde sûfilerin Hakk’m görülmesiyle ilgili ifadeleri inandıkları şeyin suretini görmelerinden ibarettir.

♦ Her şahsın Rabbi hakkında bir inancı olmalıdır; bu inanç vasıtasıyla Hakk’a döner ve Hakk’ı onda arar. Hak bu inançta tecelli ettiğinde kul onu kabul eder, başka bir surette tecelli ettiğinde ise inkâr eder ve O’ndan uzaklaşır. O halde herkes nefsinde yarattığı ilaha tapar. İnançlardaki ilah yaratılmış ilahtır. Dolayısıyla herkes kendi nefsini ve onda yarattığı şeyi görmüştür. O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat biçimlerinin bir heyulası haline gel. Çünkü Allah belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yücedir. (FUSÛS: 113)

♦ Musa Harun’dan işi daha iyi biliyordu. Çünkü o Allah’ın sadece kendisine ibadet edileceğine hükmettiğini ve verdiği bir hükmün mutlaka gerçekleşeceğini bildiği için buzağıya tapanların neye taptıklarını bilmekteydi. Çünkü arif Hakk’ı her şeyde, hatta her şeyin aynı gören kimsedir. (FUSÛS: 192) Son metinde Ibnü’l-Arabî bilginin iman ve inançsızlık arasındaki ince ayrım olduğunu açıklar. Buna göre buzağıya tapanların buzağıya tapmaları inançsızlıktır; çünkü onlar neye taptıklarının farkında değillerdi. Arif ise Hakk’ı her şeyde, hatta buzağıda bile gören kimsedir.

♦ İlah-ı mutekad tanımlanabilendir. O kulun kalbinin sığdırdığı ilahtır. İlah-ı mutlak’ı ise hiçbir şey sığdıramaz. Çünkü o hem eşyanın ve hem de insanın aynıdır. Bir şey için o kendisini sığdırdı veya sığdıramadı denilemez. (FUSÛS: 226)

s.361-364

[ 1 ] “Beni arzım ve semam sığdıramadı, mümin kulumun kalbi sığdırdı” hadisine telmih

[ 2 ] Bu İbnü’l-Arabî’deki önemli düşüncelerden birisidir ve fiille ilgili hal ve makamlarla ilgili tavrında ortaya çıkar. Gerçek fâil, istesek de dirensek de, Allah’tır. Bu nedenle tevekkül ve benzeri makam ve haller anlamını yitirir. Tevekkül edenle etmeyeni ayırt eden şey, tevekkülün kendisi değil, birincinin Hakk’ın gerçek fâil olduğunun bilincinde olmaktır. Şu halde biricik ayırıcı bilgidir.