Aldous Huxley, Algı Kapıları (The Doors of Perception)
İmge 2009, orj. 1954
Kitap 1: Algı Kapıları
Âdem’in yaratıldığı günün sabahında gördüklerini görüyordum: Çıplak varoluş mucizesini, anbean yenilenen mucizeyi.
“Nasıl, iyi mi?” diye sordu biri.
“Ne iyi ne de değil,” dedim. “Sadece öyle.”
Istigkeit —bu Meister Eckhart‘ın kullanmaktan hoşlandığı sözcük değil miydi? “Olmaklık.” Platoncu felsefedeki Varlık. Yalnız Plato Varlık’ı Oluş’tan ayırmak ve onu İdea’nın matematiksel çıkarımıyla özdeşleştirmek gibi büyük, garip bir hata yapmış görünüyor. O zavallı adam hiçbir zaman kendi iç ışıklarıyla parlayan ve hepsi de kendilerine yüklenen önemin baskısı altında titreyen bir demet çiçek görmemiştir; hiçbir zaman algılamamıştır ki gül, iris ve karanfilin bu kadar yoğun biçimde vurguladıkları şey, kendi olduklarından ne bir fazladır ne de bir eksik; fanîlik aynı zamanda ebedî hayattır, daimî bir yokoluş, aynı zamanda saf varoluştur, bir anlar demetidir, içlerinde, dile getirilemeyen, ancak bilinen bir paradoks nedeniyle bütün varoluşun ilahî kaynağının görülmesi gereken eşsiz parçacıklar toplamıdır.
s. 14-15
[Meskalin aldıktan sonra… -F.] …uzay kategorisi ortadan kaldırılmış değildi. Ayağa kalkıp ortalıkta yürüdüğümde, bunu oldukça normal bir biçimde yapabildim, nesnelerin konumlarını yanlış algılamadan. Uzay hâlâ oradaydı, ama üstünlüğünü kaybetmişti. Zihin öncelikle ölçülerle ve konumlarla değil, varlık ve anlamla ilgiliydi.
s. 17
Her birey doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcı, dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir.
s. 19
İnsanın sahip olduğu son derece gelişmiş renk duyusu biyolojik bir lükstür; entelektüel ve ruhani bir varlık olarak insan için paha biçilmez bir değere sahip olan bu lüks, bir hayvan olarak onun hayatta kalmasına yardımcı olmayan bir şeydir. Homer’in ağızlarına yerleştirdiği sıfatlarla yargılamak gerekirse, Troya savaşının kahramanları renk ayırma yetenekleri açısından arıları zar zor geçebilmişlerdir. En azından bu manada insanoğlunun gösterdiği gelişim müthiştir.
s. 22
Eckhart ne tür resimlere bakardı? William Law, Huineng, Hakuin, Aziz John gibi insanların dinsel yaşamlarında hangi heykel ve resimler rol oynadı? … Öylelik’in büyük uzmanlarının çoğunun sanata çok az önem verdikleri yönünde güçlü bir şüphem var; bazıları sanatla ilgilenmeyi kesinlikle reddetmişlerdir, diğerleri de eleştirel bir gözün ikinci, hatta onuncu sınıf diyeceği şeylerle yetinmişlerdir. … Sanat, kanımca, sadece acemiler içindir; ya da kendi çıkmaz sokaklarında çakılıp kalmakta kararlı olanlar ya da Öylelik’in yedeğiyle yetinmeye karar verenler, sembollerin temsil ettiklerini değil de sembolleri, gerçek yemeği değil de özenle hazırlanmış tarifini tercih edenler içindir.
s. 24
Uygar insanlar elbise giyerler. Bu nedenle, bol kıvrımlı kumaş tasviri olmadan hiçbir portre, mitolojik ya da tarihi resim yapılamaz. … Açıktır ki sanatçılar kumaşları kumaş kıvrımları için sevmişlerdir, ya da daha doğrusu kendileri için. Kumaşı resmederken veya heykelini yaparken, hiçbir pratik anlamı olmayan biçimler resmediyor ya da heykelini yapıyorsunuz demektir; burada, en naturalist geleneğe hapsolmuş sanatçıların bile kendilerini rahat hissettikleri, rastgele ortaya çıkan bir biçimler sanatı söz konusudur.
s. 25
Aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. … O zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur! Genellikle, ama her zaman değil. Dinlerinde olduğu kadar sanatlarında da Taoistler ve Zen Budistler vizyonlarının yardımıyla boşluğa ve oradan da nesnel gerçekliğin “on bin şeyine” baktılar. Ete kemiğe bürünmüş söze [yani İsa’da cisimleşmiş Tanrısal söz -F.] olan inançları nedeniyle Hristiyanların da ta başından itibaren kendilerini çevreleyen evrene karşı benzer bir tutum geliştirme yetilerinin olması gerekirdi. Ama ilk günahı da içeren öğretileri nedeniyle bu tutumu geliştirmek onlara çok zor geldi. Daha 300 yıl öncesinde dünyanın temelden reddi, hatta dünyayı lanetleme ifadesi hem akılcı hem de anlaşılabilir görünüyordu. “Doğadaki hiçbir şeye hayran olmamalıyız, İsa’nın vücut bulması dışında”. Lallemant‘ın bu ifadesi 17. yy’da anlamlı görülebilirdi. Bugün kulağa bir delilik gibi geliyor.
…Sadece Uzakdoğu’daki manzara ressamları sanatlarını bilinçli olarak dinsel algıladılar. Batı’da dinsel resim, kutsal kişilerin portrelerini yapmak ve kutsal metinleri resimlemekten ibaretti. Manzara ressamları kendilerini dünyavi sanatçı olarak kabul ediyorlardı. Bugün Georges Seurat‘ta mistik manzara ressamlığı denebilecek bir türün en büyük ustalarından birini görüyoruz. Fakat Bir’i çokluğun içinden aktarma konusunda herkesten daha yetkin olan bu ressam, çalışmalarının “şiirselliği” nedeniyle övüldüğü zaman öfkeden deliye dönmüştü. “Ben sadece yöntemi uyguluyorum” diyerek itiraz etti buna. Başka bir ifadeyle, kendi gözünde o sadece puantalist bir ressamdan başka bir şey değildi. Benzer bir hikaye de John Constable‘a dair anlatılır. Hayatının sonuna doğru bir gün William Blake Hampstead’de Constable ile karşılaştı ve orada kendisine ressamın gençken yaptığı çizimlerden biri gösterildi. Natüralist sanatı sevmemesine rağmen yaşlı hayalperest iyi resimden anlardı —elbette bu Rubens‘in yaptığı bir şey değilse. “Bu bir çizim değil” dedi, “bu esin!”. “Ben onu çizim niyetiyle yaptım”. Constable’ın karakteristik yanıtı buydu.
s. 39-41
Dinsel deneyimi anlatan edebiyat, kendini birden mysterium tremendum [Lat. Korku ve titremeye yol açan gizem] ‘dan gelen bir vahyin önünde bulan birinin, altında ezilebileceği acılara ve korkulara dair ipuçlarıyla tıka basa doludur. Teolojik söylemde bu korku, insan bencilliğiyle ilahi saflık arasındaki, insanın kendi tanımladığı sınırlılıkla Tanrı’nın sınırsızlığı arasındaki uyumsuzluğa bağlıdır. Jakob Boehme ve William Law’u izlersek, diyebiliriz ki günahkâr ruhlar ilahi ışığı bütün parlaklığı içinde sadece yakıcı, günahlardan arındırıcı bir ateş olarak anlayabilirler. Buna neredeyse özdeş bir öğreti Tibet’in Ölüler Kitabı ‘nda da bulunabilir; burada, son derece büyük acılar içindeki yalnız ruhun “büyük boşluğun berrak ışığı”ndan, hatta daha küçük, daha az parlak ışıklardan bile çekindiği ve kendini alelacele varoluşun avutucu karanlığına attığı ve yaşamı, yeniden doğan bir insan, hatta hayvan, mutsuz bir hayalet, bir cehennem sakini olarak yaşamayı seçtiği anlatılır.
s. 47
Amerikan Yerli Kilisesi’nin Kızılderili üyeleri peyote tüketimini bir ayine dönüştürürken psikolojik açıdan iyi nedenlere dayandırılmış ve tarihsel açıdan haklı çıkarılmış bir şey yaptılar. Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında birçok putperest tören ve ayin , vaftiz edilerek kilisenin amaçlarına hizmet etmeye uygun hale getirilmişti. Bu şenlikler çok da ruhu yüceltici şeyler değildi, ama belli bir ruhsal açlığı gideriyordu ve ilk misyonerler, bunları baskı altına almak yerine oldukları gibi, yani temel güdülerin ruha iyi gelen ifadeleri olarak kabul edecek ve bunları yeni dinin dokusuna yedirmeyi düşünecek kadar anlayışlıydılar
Şu zavallı yerliye bak, onun eğitimsiz aklı
Önünü giydirdi belki, ama arkasını çıplak bıraktı.
Ama aslında arkası çıplak kalan bizleriz; zengin ve yüksek eğitimli beyazlar. Öndeki çıplaklığımızı herhangi bir felsefeyle kapatıyoruz (Hristiyan, Marksist, Freudcü-psikanalist) ama kıçımız açıkta, şark rüzgârlarının insafına kalmış. O zavallı yerli, buna karşın, arkasını korumak için teolojinin incir yaprağı yerine aşkın deneyiminin kısa donunu koymak akıllılığını gösterdi.
s. 60-61
Kitap 2: Cehennem
Yüz yıl öncesinin yeryüzü gibi zihnimizin de hâlâ kapkaranlık Afrika’sı, haritası çıkarılmamış Borneo’su ve Amazon havzaları var. Bu bölgelerin hayvan varlığıyla (fauna) ilgili olarak biz henüz zoolog değiliz, biz sadece natüralist ve tür toplayıcısıyız.
s. 70
Deneysel psikologların bulgularına göre eğer bir insanı ışık, ses ve koku bulunmayan “sınırlı bir çevreye” koyarsanız ya da onu, neredeyse algılanamaz tek bir şeye dokunabileceği ılık bir banyonun içine sokarsanız, kısa süre sonra “bir şeyler görmeye”, “bir şeyler duymaya” ve tuhaf bedensel uyarımlar algılamaya başlayacaktır.
Himalaya’daki mağarasında Milarepa‘nın ve Therabid’in münzevilerinin izledikleri yol da aslında aynıydı; ulaştıkları sonuçlar da aynı oldu. Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılışı’na dair yapılan sayısız resim sınırlı bir beslenme ve sınırlı bir ortamın etkinliğine tanıklık eder. Aşikârdır ki çilecilik iki nedenle yapılır. Eğer insanlar bedenlerine eziyet ediyorlarsa bu sadece geçmiş günahlarının kefaretini ödemek ve gelecekteki cezalardan kaçınmak için değildir, bilakis zihnin öteki bölgesine geçmeyi ve orada bazı özel hayaller görmeyi özledikleri içindir de. … Kendi kendilerini cezalandırmaları onlar için belki de cennete açılan kapıdır —ama aynı zamanda, cehennemî bölgelere açılan bir kapı da olabilir.
s. 73
Dil alışkanlıklarımız bizi hataya sürüklüyor. Örneğin “Görebilmem için perde kaldırıldı,” dememiz gerekirken “Hayal ediyorum,” deme eğilimindeyizdir.
s. 77
Gotik kiliseler ve Yunan tapınakları, İsa’dan sonraki 13. yy’da ve İsa’dan önceki 5. yy’da yapılan heykellerin hepsi parlak renkliydiler.
Yunanlılar ve Ortaçağ insanları için bu atlıkarınca ressamlığı ve balmumu gösterisi belli ki kendinden geçirici bir özellik taşıyordu. Bizse bunda acıklı bir yan görüyoruz. Biz, heykellerimizi ve kumtaşlarımızı doğal haliyle tercih ediyoruz. Niçin bizim modern zevklerimiz atalarımızınkinden bu bakımdan böylesine farklı oluyor? Bence bunun nedeni, bizim parlak ve saf renklere çok alışmış olmamız ve bu yüzden artık onların bizi kendimizden geçirme güçlerini yitirmiş olmalarıdır. Yüce ya da muazzam bir kompozisyon olarak gördüğümüzde onlara elbette hayran oluyoruz, ama kendileri ve böyle olmaları nedeniyle artık bizi kendimizden geçirmiyorlar.
…
Bugün kimya sanayii sonsuz çeşitlilikte ve muazzam miktarlarda her çeşit boya ve mürekkep üretiyor. Modern dünyamızda milyarlarca bayrak ve çizgi roman, milyonlarca trafik işareti ve stop lambası, yüzbinlerce itfaiye arabası ve Coca-Cola kamyonu ve kilometrekarelerce halı, duvar kağıdı ve soyut resim üretimine yetecek kadar güçlü boya maddesi vardır.
Aşinalık kayıtsızlığı doğurur. Parlak, saf renkleri artık bizi kendimizden geçiremeyecekleri kadar çok gördük. Ve burada şunu da belirtebiliriz: Bize en iyi şeylerden çok fazla verme konusundaki şaşırtıcı yetisi nedeniyle modern teknoloji eskiden görsel deneyimi harekete geçirmeye yarayan geleneksel malzemeyi değersizleştirme eğilimindedir. Örneğin bir kentin aydınlatılması bir zamanlar öylesine ender bir olaydı ki sadece zaferler ve ulusal bayramlar, azizlerin kutsanması veya kralların taç giymesi gibi özel durumlarda yapılabilirdi. Ama şimdi her gece yapılıyor ve içki, sigara ve diş macunlarının erdemlerini kutlamakta kullanılıyor.
s. 93-95
Birçok sanat eserinin kendinden geçirme gücü şu gerçeğe bağlanabilir: Bu eserlerin yaratıcılarının yaptıkları sahneler, insan figürleri ve nesneler izleyiciye, öteki dünyaya dair zihninin derinliklerinde bulunan, farkında olduğu ya da olmadığı bilgileri anımsatır.
Şimdi o uzak bölgenin insani veya insanüstü sakinlerine gelelim. Blake onlara “melekler” demişti. Ve gerçekte, hiç kuşkusuz onlar aynı zamanda, her dinin teolojisinde insan ile berrak ışık arasında aracılık eden varlıkların psişik ilksel görüntüleridir de. Bu insanüstü kişilikler, görsel deneyimleriyle birlikte, hiçbir zaman “hiçbir şey yapmazlar”. (Cennetteki kutsal kişilikler de aynı şekilde pek bir şey yapmazlar). Sadece “var olmak” onlara yeter. … Meşgul olmak bizim varlığımızın yasasıdır. Onların yasasıysa hiçbir şey yapmamaktır. … “Melekler” tasvirlerinin en çok kendinden geçirici olanlarının (her zaman en güzelleri olmasa da) onları kendi doğal durumlarında (özellikle hiçbir şey yapmazken) gösteren eserler olmasının nedeni budur.
Bu aynı zamanda dinsel sanatın büyük şaheserlerinin izleyicide salt estetikten öte, aşkın bir etki bırakmasını da açıklar. … hepsinin ortak bir özelliği vardır: Derin bir dinginlik. … Diğer bütün koşullar aynıysa, dinlenirken gösterilen bir kahraman, eylem yaparken gösterilene oranla daha büyük bir kendinden geçirme gücüne sahiptir.
s. 97-99
İnsanı en çok kendinden geçiren manzaralardan birincisi doğal nesneleri çok uzakta gösterenler, ikincisi de bunları çok yakından gösterenlerdir. “Mesafe bakışa büyü verir”, aynı şeyi yakınlık da yapar. … Sadece orta plan veya biraz arkaya itilmiş ön plan denebilecek şey tümüyle insanidir. Çok yakına veya çok uzağa baktığı anda insan ya ortadan kalkar ya da önceliğini yitirir.
s. 105
Cennet sadece, ilahi toprakların sıradan bireysel varlık düzeyinden daha açıkça görülebildiği bir gözetleme noktasıdır.
s. 112