This book fills a much needed gap

Paul K. Feyerabend, Has the Scientific View of the World a Special Status Compared With Other Views? inside Physics and Our View of the World, edited by Jan Hilgevoord 

Is it not really strange, asks Einstein, that human beings are normally deaf to the strongest argument while they are always inclined to overestimate measuring accuracies?


These and similar examples show that science contains different trends with different research philosophies. One trend requires that scientists stick closely to the facts, design experiments that clearly establish the one or the other of two conflicting alternatives and avoid far reaching speculations. One might call it the Aristotelian trend. Another trend encourages speculation and is ready to accept theories that are related to the facts in an indirect and highly complex way. Let us call this the Platonic trend. …


Using a symmetry principle Anaximander objected that fire, earth and air seemed to be as important as water which means that the basic substance had to be different from all elements, though capable of turning into them under special circumstances. Anaximander called it apeiron - the unlimited. Parmenides then pointed out that Being was still more fundamental (water is, fire is, apeiron is - they are all forms of Being). What can be said about Being? That it is and that not-Being is not. Note that the statement BEING IS (estin in the Greek of Parmenides) was the first explicit conservation principle of the West: it asserted the conservation of Being. Accepting this argument we can infer that there is no change: the only possible change is into not-Being, not-Being does not exist, hence there is no change. What about difference? The only possible difference is between Being and not-Being, not-Being does not exist, hence Being is everywhere the same. But don’t we perceive change and difference? Yes, we do, which shows that change and difference are appearances, chimeras. Reality does not change. This was the first and most radical (Western) theory of knowledge. It is not entirely ridiculous: nineteenth-century science up to and including Einstein also devalued change.

Ancient atomism can be seen as an attempt to shorten the distance between basic physics (BEING IS) and common sense. Leukippos and Democritos retained one part of Parmenides’ theory (atoms are tiny fragments of Parmenidean Being) and rejected another (not-Being exists and it is identical with space).


Love of Truth is one of the strongest motives for replacing what really happens by a streamlined account or, to express it in a less polite manner — love of truth is one of the strongest motives for deceiving oneself and others.


In 1854 Commander Perry, using force, opened the ports of Hakodate and Shimoda to American ships for supply and trade. This event demonstrated the military inferiority of Japan. The members of the Japanese enlightenment of the early 1870s, Fukuzawa among them, now reasoned as follows: Japan can keep its independence only if it becomes stronger. It can become stronger only with the help of science. It will use science effectively only if it does not just practice science but also believes in the underlying ideology. To many traditional Japanese this ideology - ‘the’ scientific world-view - was barbaric. But, so the followers of Fukuzawa argued, it was necessary to adopt barbaric ways, to regard them as advanced, to introduce the whole of Western civilization in order to survive.


The lesson I draw from this sequence of events is that a uniform ‘scientific view of the world’ may be useful for people doing science — it gives them motivation without tying them down. It is like a flag. Though presenting a single pattern it makes people do many different things. However, it is a disaster for outsiders (philosophers, fly-by-night mystics, prophets of a New Age, the ‘educated public’), who, being undisturbed by the complexities of research, are liable to fall for the most simple-minded and most vapid tale.

Aldous Huxley, Algı Kapıları (The Doors of Perception)
İmge 2009, orj. 1954


Kitap 1: Algı Kapıları

Âdem’in yaratıldığı günün sabahında gördüklerini görüyordum: Çıplak varoluş mucizesini, anbean yenilenen mucizeyi.

“Nasıl, iyi mi?” diye sordu biri.

“Ne iyi ne de değil,” dedim. “Sadece öyle.”

Istigkeit —bu Meister Eckhart‘ın kullanmaktan hoşlandığı sözcük değil miydi? “Olmaklık.” Platoncu felsefedeki Varlık. Yalnız Plato Varlık’ı Oluş’tan ayırmak ve onu İdea’nın matematiksel çıkarımıyla özdeşleştirmek gibi büyük, garip bir hata yapmış görünüyor. O zavallı adam hiçbir zaman kendi iç ışıklarıyla parlayan ve hepsi de kendilerine yüklenen önemin baskısı altında titreyen bir demet çiçek görmemiştir; hiçbir zaman algılamamıştır ki gül, iris ve karanfilin bu kadar yoğun biçimde vurguladıkları şey, kendi olduklarından ne bir fazladır ne de bir eksik; fanîlik aynı zamanda ebedî hayattır, daimî bir yokoluş, aynı zamanda saf varoluştur, bir anlar demetidir, içlerinde, dile getirilemeyen, ancak bilinen bir paradoks nedeniyle bütün varoluşun ilahî kaynağının görülmesi gereken eşsiz parçacıklar toplamıdır.
s. 14-15


[Meskalin aldıktan sonra… -F.] …uzay kategorisi ortadan kaldırılmış değildi. Ayağa kalkıp ortalıkta yürüdüğümde, bunu oldukça normal bir biçimde yapabildim, nesnelerin konumlarını yanlış algılamadan. Uzay hâlâ oradaydı, ama üstünlüğünü kaybetmişti. Zihin öncelikle ölçülerle ve konumlarla değil, varlık ve anlamla ilgiliydi.
s. 17


Her birey doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcı, dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir.
s. 19


İnsanın sahip olduğu son derece gelişmiş renk duyusu biyolojik bir lükstür; entelektüel ve ruhani bir varlık olarak insan için paha biçilmez bir değere sahip olan bu lüks, bir hayvan olarak onun hayatta kalmasına yardımcı olmayan bir şeydir. Homer’in ağızlarına yerleştirdiği sıfatlarla yargılamak gerekirse, Troya savaşının kahramanları renk ayırma yetenekleri açısından arıları zar zor geçebilmişlerdir. En azından bu manada insanoğlunun gösterdiği gelişim müthiştir.
s. 22


Eckhart ne tür resimlere bakardı? William Law, Huineng, Hakuin, Aziz John gibi insanların dinsel yaşamlarında hangi heykel ve resimler rol oynadı? … Öylelik’in büyük uzmanlarının çoğunun sanata çok az önem verdikleri yönünde güçlü bir şüphem var; bazıları sanatla ilgilenmeyi kesinlikle reddetmişlerdir, diğerleri de eleştirel bir gözün ikinci, hatta onuncu sınıf diyeceği şeylerle yetinmişlerdir. … Sanat, kanımca, sadece acemiler içindir; ya da kendi çıkmaz sokaklarında çakılıp kalmakta kararlı olanlar ya da Öylelik’in yedeğiyle yetinmeye karar verenler, sembollerin temsil ettiklerini değil de sembolleri, gerçek yemeği değil de özenle hazırlanmış tarifini tercih edenler içindir.
s. 24


Uygar insanlar elbise giyerler. Bu nedenle, bol kıvrımlı kumaş tasviri olmadan hiçbir portre, mitolojik ya da tarihi resim yapılamaz. … Açıktır ki sanatçılar kumaşları kumaş kıvrımları için sevmişlerdir, ya da daha doğrusu kendileri için. Kumaşı resmederken veya heykelini yaparken, hiçbir pratik anlamı olmayan biçimler resmediyor ya da heykelini yapıyorsunuz demektir; burada, en naturalist geleneğe hapsolmuş sanatçıların bile kendilerini rahat hissettikleri, rastgele ortaya çıkan bir biçimler sanatı söz konusudur.
s. 25


Aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından  anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. … O zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur! Genellikle, ama her zaman değil. Dinlerinde olduğu kadar sanatlarında da Taoistler ve Zen Budistler vizyonlarının yardımıyla boşluğa ve oradan da nesnel gerçekliğin “on bin şeyine” baktılar. Ete kemiğe bürünmüş söze [yani İsa’da cisimleşmiş Tanrısal söz -F.] olan inançları nedeniyle Hristiyanların da ta başından itibaren kendilerini çevreleyen evrene karşı benzer bir tutum geliştirme yetilerinin olması gerekirdi. Ama ilk günahı da içeren öğretileri nedeniyle bu tutumu geliştirmek onlara çok zor geldi. Daha 300 yıl öncesinde dünyanın temelden reddi, hatta dünyayı lanetleme ifadesi hem akılcı hem de anlaşılabilir görünüyordu. “Doğadaki hiçbir şeye hayran olmamalıyız, İsa’nın vücut bulması dışında”. Lallemant‘ın bu ifadesi 17. yy’da anlamlı görülebilirdi. Bugün kulağa bir delilik gibi geliyor.

…Sadece Uzakdoğu’daki manzara ressamları sanatlarını bilinçli olarak dinsel algıladılar. Batı’da dinsel resim, kutsal kişilerin portrelerini yapmak ve kutsal metinleri resimlemekten ibaretti. Manzara ressamları kendilerini dünyavi sanatçı olarak kabul ediyorlardı. Bugün Georges Seurat‘ta mistik manzara ressamlığı denebilecek bir türün en büyük ustalarından birini görüyoruz. Fakat Bir’i çokluğun içinden aktarma konusunda herkesten daha yetkin olan bu ressam, çalışmalarının “şiirselliği” nedeniyle övüldüğü zaman öfkeden deliye dönmüştü. “Ben sadece yöntemi uyguluyorum” diyerek itiraz etti buna. Başka bir ifadeyle, kendi gözünde o sadece puantalist bir ressamdan başka bir şey değildi. Benzer bir hikaye de John Constable‘a dair anlatılır. Hayatının sonuna doğru bir gün William Blake Hampstead’de Constable ile karşılaştı ve orada kendisine ressamın gençken yaptığı çizimlerden biri gösterildi. Natüralist sanatı sevmemesine rağmen yaşlı hayalperest iyi resimden anlardı —elbette bu Rubens‘in yaptığı bir şey değilse. “Bu bir çizim değil” dedi, “bu esin!”. “Ben onu çizim niyetiyle yaptım”. Constable’ın karakteristik yanıtı buydu.
s. 39-41


Dinsel deneyimi anlatan edebiyat, kendini birden mysterium tremendum [Lat. Korku ve titremeye yol açan gizem] ‘dan gelen bir vahyin önünde bulan birinin, altında ezilebileceği acılara ve korkulara dair ipuçlarıyla tıka basa doludur. Teolojik söylemde bu korku, insan bencilliğiyle ilahi saflık arasındaki, insanın kendi tanımladığı sınırlılıkla Tanrı’nın sınırsızlığı arasındaki uyumsuzluğa bağlıdır. Jakob Boehme ve William Law’u izlersek, diyebiliriz ki günahkâr ruhlar ilahi ışığı bütün parlaklığı içinde sadece yakıcı, günahlardan arındırıcı bir ateş olarak anlayabilirler. Buna neredeyse özdeş bir öğreti Tibet’in Ölüler Kitabı ‘nda da bulunabilir; burada, son derece büyük acılar içindeki yalnız ruhun “büyük boşluğun berrak ışığı”ndan, hatta daha küçük, daha az parlak ışıklardan bile çekindiği ve kendini alelacele varoluşun avutucu karanlığına attığı ve yaşamı, yeniden doğan bir insan, hatta hayvan, mutsuz bir hayalet, bir cehennem sakini olarak yaşamayı seçtiği anlatılır.
s. 47


Amerikan Yerli Kilisesi’nin Kızılderili üyeleri peyote tüketimini bir ayine dönüştürürken psikolojik açıdan iyi nedenlere dayandırılmış ve tarihsel açıdan haklı çıkarılmış bir şey yaptılar. Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında birçok putperest tören ve ayin , vaftiz edilerek kilisenin amaçlarına hizmet etmeye uygun hale getirilmişti. Bu şenlikler çok da ruhu yüceltici şeyler değildi, ama belli bir ruhsal açlığı gideriyordu ve ilk misyonerler, bunları baskı altına almak yerine oldukları gibi, yani temel güdülerin ruha iyi gelen ifadeleri olarak kabul edecek ve bunları yeni dinin dokusuna yedirmeyi düşünecek kadar anlayışlıydılar

Şu zavallı yerliye bak, onun eğitimsiz aklı
Önünü giydirdi belki, ama arkasını çıplak bıraktı.

Ama aslında arkası çıplak kalan bizleriz; zengin ve yüksek eğitimli beyazlar. Öndeki çıplaklığımızı herhangi bir felsefeyle kapatıyoruz (Hristiyan, Marksist, Freudcü-psikanalist) ama kıçımız açıkta, şark rüzgârlarının insafına kalmış. O zavallı yerli, buna karşın, arkasını korumak için teolojinin incir yaprağı yerine aşkın deneyiminin kısa donunu koymak akıllılığını gösterdi.
s. 60-61

Kitap 2: Cehennem

Yüz yıl öncesinin yeryüzü gibi zihnimizin de hâlâ kapkaranlık Afrika’sı, haritası çıkarılmamış Borneo’su ve Amazon havzaları var. Bu bölgelerin hayvan varlığıyla (fauna) ilgili olarak biz henüz zoolog değiliz, biz sadece natüralist ve tür toplayıcısıyız.
s. 70


Deneysel psikologların bulgularına göre eğer bir insanı ışık, ses ve koku bulunmayan “sınırlı bir çevreye” koyarsanız ya da onu, neredeyse algılanamaz tek bir şeye dokunabileceği ılık bir banyonun içine sokarsanız, kısa süre sonra “bir şeyler görmeye”, “bir şeyler duymaya” ve tuhaf bedensel uyarımlar algılamaya başlayacaktır.

Himalaya’daki mağarasında Milarepa‘nın ve Therabid’in münzevilerinin izledikleri yol da aslında aynıydı; ulaştıkları sonuçlar da aynı oldu. Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılışı’na dair yapılan sayısız resim sınırlı bir beslenme ve sınırlı bir ortamın etkinliğine tanıklık eder. Aşikârdır ki çilecilik iki nedenle yapılır. Eğer insanlar bedenlerine eziyet ediyorlarsa bu sadece geçmiş günahlarının kefaretini ödemek ve gelecekteki cezalardan kaçınmak için değildir, bilakis zihnin öteki bölgesine geçmeyi ve orada bazı özel hayaller görmeyi özledikleri içindir de. … Kendi kendilerini cezalandırmaları onlar için belki de cennete açılan kapıdır —ama aynı zamanda, cehennemî bölgelere açılan bir kapı da olabilir.
s. 73


Dil alışkanlıklarımız bizi hataya sürüklüyor. Örneğin “Görebilmem için perde kaldırıldı,” dememiz gerekirken “Hayal ediyorum,” deme eğilimindeyizdir.
s. 77


Gotik kiliseler ve Yunan tapınakları, İsa’dan sonraki 13. yy’da ve İsa’dan önceki 5. yy’da yapılan heykellerin hepsi parlak renkliydiler.

Yunanlılar ve Ortaçağ insanları için bu atlıkarınca ressamlığı ve balmumu gösterisi belli ki kendinden geçirici bir özellik taşıyordu. Bizse bunda acıklı bir yan görüyoruz. Biz, heykellerimizi ve kumtaşlarımızı doğal haliyle tercih ediyoruz. Niçin bizim modern zevklerimiz atalarımızınkinden bu bakımdan böylesine farklı oluyor? Bence bunun nedeni, bizim parlak ve saf renklere çok alışmış olmamız ve bu yüzden artık onların bizi kendimizden geçirme güçlerini yitirmiş olmalarıdır. Yüce ya da muazzam bir kompozisyon olarak gördüğümüzde onlara elbette hayran oluyoruz, ama kendileri ve böyle olmaları nedeniyle artık bizi kendimizden geçirmiyorlar.

Bugün kimya sanayii sonsuz çeşitlilikte ve muazzam miktarlarda her çeşit boya ve mürekkep üretiyor. Modern dünyamızda milyarlarca bayrak ve çizgi roman, milyonlarca trafik işareti ve stop lambası, yüzbinlerce itfaiye arabası ve Coca-Cola kamyonu ve kilometrekarelerce halı, duvar kağıdı ve soyut resim üretimine yetecek kadar güçlü boya maddesi vardır.

Aşinalık kayıtsızlığı doğurur. Parlak, saf renkleri artık bizi kendimizden geçiremeyecekleri kadar çok gördük. Ve burada şunu da belirtebiliriz: Bize en iyi şeylerden çok fazla verme konusundaki şaşırtıcı yetisi nedeniyle modern teknoloji eskiden görsel deneyimi harekete geçirmeye yarayan geleneksel malzemeyi değersizleştirme eğilimindedir. Örneğin bir kentin aydınlatılması bir zamanlar öylesine ender bir olaydı ki sadece zaferler ve ulusal bayramlar, azizlerin kutsanması veya kralların taç giymesi gibi özel durumlarda yapılabilirdi. Ama şimdi her gece yapılıyor ve içki, sigara ve diş macunlarının erdemlerini kutlamakta kullanılıyor.
s. 93-95


Birçok sanat eserinin kendinden geçirme gücü şu gerçeğe bağlanabilir: Bu eserlerin yaratıcılarının yaptıkları sahneler, insan figürleri ve nesneler izleyiciye, öteki dünyaya dair zihninin derinliklerinde bulunan, farkında olduğu ya da olmadığı bilgileri anımsatır.

Şimdi o uzak bölgenin insani veya insanüstü sakinlerine gelelim. Blake onlara “melekler” demişti. Ve gerçekte, hiç kuşkusuz onlar aynı zamanda, her dinin teolojisinde insan ile berrak ışık arasında aracılık eden varlıkların psişik ilksel görüntüleridir de. Bu insanüstü kişilikler, görsel deneyimleriyle birlikte, hiçbir zaman “hiçbir şey yapmazlar”. (Cennetteki kutsal kişilikler de aynı şekilde pek bir şey yapmazlar). Sadece “var olmak” onlara yeter. … Meşgul olmak bizim varlığımızın yasasıdır. Onların yasasıysa hiçbir şey yapmamaktır. … “Melekler” tasvirlerinin en çok kendinden geçirici olanlarının (her zaman en güzelleri olmasa da) onları kendi doğal durumlarında (özellikle hiçbir şey yapmazken) gösteren eserler olmasının nedeni budur.

Bu aynı zamanda dinsel sanatın büyük şaheserlerinin izleyicide salt estetikten öte, aşkın bir etki bırakmasını da açıklar. … hepsinin ortak bir özelliği vardır: Derin bir dinginlik. … Diğer bütün koşullar aynıysa, dinlenirken gösterilen bir kahraman, eylem yaparken gösterilene oranla daha büyük bir kendinden geçirme gücüne sahiptir.
s. 97-99


İnsanı en çok kendinden geçiren manzaralardan birincisi doğal nesneleri çok uzakta gösterenler, ikincisi de bunları çok yakından gösterenlerdir. “Mesafe bakışa büyü verir”, aynı şeyi yakınlık da yapar. … Sadece orta plan veya biraz arkaya itilmiş ön plan denebilecek şey tümüyle insanidir. Çok yakına veya çok uzağa baktığı anda insan ya ortadan kalkar ya da önceliğini yitirir.
s. 105


Cennet sadece, ilahi toprakların sıradan bireysel varlık düzeyinden daha açıkça görülebildiği bir gözetleme noktasıdır.
s. 112 

Thomas More, Ütopya: Mükemmel Bir Devlet Modeli ve Yeni Utopya Adası
Kabalcı, Nisan 2009 [ orj. 1516 ]

“Maiyetinde olmakla, köle olmak arasında sadece bir hece farkı var”, diye yanıtladı Raphael.

dipnot’tan: Latince servire [köle olmak] ve inservire [maiyetinde olmak] fiilleri arasındaki anlam farkına ve yazılıştaki in- hecesine dikkat çekiliyor.]

s.61


‘Saygıdeğer peder,’ dedim, ‘bana göre, para çaldığı için bir insanın canını almak tümüyle adaletsiz bir şey. Çünkü insan yaşamının şans eseri elde ettiğimiz hiçbir dünya malıyla kıyaslanamayacağını düşünüyorum. Eğer böyle bir cezanın para çalındığı için değil de, adalet hiçe sayıldığı için ve yasalar ihlal edildiği için uygulandığı söylenecekse, o zaman tam da bu noktada “aşırı adalet aşırı haksızlık doğurur” [ Cicero’dan —F.] sözü geçerli olmuyor mu? En küçük ihlallerde bile hemen kılıcına davranan Manliuscu yaptırımlara benzer yasaları onaylamamalıyız, tabii buna karşın bütün suçları eşit sayan ve bir adamı öldürmekle parasını çalmak arasında hiçbir fark gözetmeyen Stoacı buyrukları da kabul edecek değiliz.

[ dipnot’tan: Romalı komutan Manlius kendi çıkardığı yasaları ihlal ettiği gerekçesiyle öz oğlunu bile ölüm cezasına çarptırmıştır.

s.85


Plato da devletlerin mutlu olması için her şeyden önce felsefecilerin kral, kralların da felsefeci olması gerektiğini söyler. … Ama hiç kuşkusuz Plato’nun ne müthiş bir öngörüsü vardı ki, krallar bizzat filozof olmadıkça filozofların öğüdünün onların ruhuna işlemeyeceğini anlamıştı. … Dionysius’la birebir yaşadıkları bile onun bu öngörüsünü kanıtlamaya zaten yetti.

[ dipnot’tan: Plato zorbaca uygulamalarına tanık olduktan sonra, Syracusa tiranı Dionysius ile oğlu Genç Dionysius’a verdiği eğitimin bir işe yaramadığını anladı. Bkz. Plato, Epistulae, 8. ]

s.107


Biri zevküsefa içinde yaşam sürerken, çevresindeki insanlar inim inim inliyor, feryat figan ediyorsa, bunun adına krallık değil, hapishane gardiyanlığı denir.

s.121


Ya onlara [ Ütopyalı olmayanlara —F.]  Plato’nun kendi devletinde kurguladığı veya Ütopyalıların kendi devletinde yaptıklarını anlatsaydım. Bunlar ne kadar üstün olursa olsun (ki kesinlikle öyleler) yine de karşı tarafa tuhaf görünecektir, çünkü bizim burada tek tek bireylerin özel mülkiyeti söz konusuyken, onların kurduğu düzende her şey ortak.

İnsanların çarpık adetleri yüzünden bize yabancıymış gibi görünen ne varsa hepsini tuhaf ve saçma olarak değerlendirip bir kenara atacaksak, Hristiyan bir toplum olduğumuza bakmadan, ilkin İSA’nın bizlere öğrettiklerinin çoğunu bir kenara atmalıyız. Ama İSA bize bunları gizlememizi bile yasaklamıştı, hatta öğrencilerinin kulaklarına fısıldadıklarının evlerin çatılarından yükses sesle vaaz edilmesini buyurmuştu. Oysa bu sözlerin çoğu toplumun genel adetlerine o kadar ters ki, benim konuşmam bunların yanında hiç kalır. Ama vaizlerimiz çok kurnaz insanlar olduklarından, insanların yaşam biçimlerini İsa’nın kıstaslarına göre ayarlamaktan kaçındıklarını anlayınca, öyle sanıyorum ki şu senin demin bana önerdiğin yöntemi uygulayıp O’nun öğretisini, bir çekül gibi, insanların adetlerine ayarlamaya çalıştılar ve ancak bu şekilde birbirine tamamen farklı iki şeyi birbiriyle örtüştürebildiler.

s.129


İşin doğrusu, sevgili More, yüreğimden geçeni söylemem gerekirse, özel mülkiyetin söz konusu olduğu ve her şeyin parayla ölçüldüğü yerde, toplumun adil şekilde yönetilmesi ya da refaha kavuşması olanaksız gibi görünüyor bana.

s.131


— İşte bütün bunları kendi kendime düşünüyorum da, Plato’ya bir kez daha hak veriyorum ve onun her eşyanın herkes tarafından paylaşılmasını öngören yasaları reddeden halklara hiçbir yasa yapılmamasını uygun görmesine daha az şaşırıyorum. Ne de olsa dünyanın en bilgesi olduğundan, toplumsal refaha götürecek tek ve yegâne yolun, mülkiyetin eşit şekilde paylaştırılmasından geçtiğini rahatlıkla görmüş.

Bu yüzden ben kesin olarak şuna inanıyorum: Özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır. Özel mülkiyet var olduğu sürece insanlığın en büyük ve en faydalı kesimi yoksulluğun ve çetin yaşamın getirdiği kaygıların malum yükü altında ezilecektir. Kabul, bu yük bir dereceye kadar hafifletilebilir, ama iddia ediyorum ki asla tamamen oradan kaldırılamaz. Belki bir yasa çıkarırsınız ve insanların belli bir dönüm araziden fazlasına sahip olamayacağını ya da belirlenmiş meşru bir gelirin üstünde gelir elde edemeyeceğini söylersiniz. Birtakım başka yasalarla kralın haddinden fazla güç sahibi olmasını, halkın da fazla asi olmasını önlersiniz. Devlet makamları için yalvarıp yakarılmasını, bunların para karşılığında sunulmalarını yasaklamış olursunuz ya da böyle makamlara getirilen insanları görevlerini kendi ceplerinden harcadıkları paralarla icra etmek zorunda bırakmazsınız . Aksi taktirde, memur harcadığı parasını dolandırıcılık ve haraç keserek geri kazanmaya bakar ve sağduyulu insanlar tarafından yürütülmesi uygun olan görevler zenginlere bırakılmış olur. Demem o ki, iyileşme umudu hiç kalmayan hasta bir bedeni sürekli pansuman yaparak canlı tutmaya çalışır gibi, bu tür yasalarla da toplumsal marazları bir dereceye kadar hafifletebilir, yumuşatabilirsiniz. Ama özel mülkiyet var olduğu sürece bunların tamamen iyileşmesini ve sağlıklı bir doğaya kavuşmasını asla bekleyemezsiniz. Çünkü bedenin bir kısmındaki yarayı iyileştireceğim derken başka bir kısmında kocaman yaralar açarsınız. Bir yaraya verdiğiniz ilaç başka bir yerde hastalığa neden olur. Çünkü bir taraftan almadıkça diğer tarafa hiçbir şey veremezsiniz.

— Ama ben öyle düşünmüyorum, dedim. Aralarında rütbece hiçbir fark olmayan insanların yaşadığı bir toplum kimin sorumluluğunda olur, nasıl bir toplum olur, düşünemiyorum bile.

— Düşünememene hiç şaşırmadım doğrusu, dedi, çünkü zihninde böyle bir toplumu hayal edemiyorsun, ediyorsan bile yanlış ediyorsun. Ama benimle birlikte Utopia’da yaşayıp da benim gibi Utopialıların adetlerini ve yaşam biçimlerini bizzat yerinde görmüş olsaydın, yeryüzünde onlar kadar kurumsallaşmış bir başka halka rastlayamayacağını açıkça itiraf ederdin.

s.135-137


Utopialılar bir halkın kendi toprağından faydalanmayıp onu değersiz ve işe yaramaz bir mülkmüş gibi görmesinin, buna karşın doğa yasası gereği ondan beslenmek zorunda olan başkalarının bu toprağı işlemesini ve onu sahiplenmesini önlemeye kalkmasının haklı bir savaş nedeni olduğunu düşünüyorlar.

s.179


Benden Yunan edebiyatını ve felsefesini işittiklerinde (çünkü tarihçiler ve şairler dışında Latin edebiyatında onların çok fazla ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir şey yok) benim kendilerine ders vermemi nasıl istediler… görseniz şaşardınız. … Aslında o ulusun Yunanlılardan neşet ettiğini düşünmüyor da değilim. Çünkü dilleri pek çok açıdan Persçeyi andırsa da, kent ve memuriyetlerinin adları Yunan dilinin izlerini taşıyor.

s.239-241


Evlenecek kadın ister bakire olmuş olsun, isterse dul, gayet ciddi görünümlü ve itibar sahibi bir hanım tarafından alınıyor ve müstakbel damadın önüne çıplak olarak çıkarılıyor. Aynı şekilde damat da saygın bir beyefendi tarafından alınıyor ve müstakbel gelinin karşısına çıplak olarak çıkarılıyor.

Örneğin, dediler, insanlar alt tarafı bir tay satın almaya gittiklerinde, cüzi miktarda para kaybedeceklerini bile bile öyle ihtiyatlı davranıyorlar ki, tay baştan sona çıplak olduğu halde, eyerini kaldırmadan, çullarını tersyüz etmeden onu satın almaya yanaşmıyorlar, olur da bu örtülerin altında herhangi bir yarası beresi vardır diye. Ama yaşamlarının geri kalan kısmının tatlı mı yoksa acı mı geçeceğini belirleyecek olan eş seçimlerinde öyle ihmalkâr davranıyorlar ki, bütün vücudu giysilerle örtülü, yüzünden başka bir yeri görünmeyen bir kadının o bir karışlık yerine bakıp karar veriyorlar ve yaşamlarını onunla birleştiriyor, dolayısıyla başlarını da az belaya sokmuş olmuyorlar, öyle ya belki sonradan bir yanını beğenmeyecekler. Çünkü herkes o kadar bilge mi ki, sırf karşısınındakinin ahlakıyla ilgilensin.

s.251-253


Zina dışında kalan diğer suçların yasalarla belirlenmiş belli bir cezası yoktur. Suçun derecesine göre affedilip affedilmeyeceğine senato karar verir. Kocalar karılarını, ana babalar da çocuklarını ıslah etme yetkisine sahiptir.

s.257


Bütün yetkililere “baba” denir ve bu yüzden hepsi de baba gibi davranır. Yurttaşlar onların hak ettiği saygıyı mecbur oldukları için değil, gerektiği şekilde bütün içtenlikleriyle gösterir.

s.261


Onlar için en vahim savaş nedeni, dost halkların tüccarlarının yabancı bir ülkede ya adil olmayan yasaların bir sonucu olarak ya da adil olduğu halde yanlış yorumlanan yasalara dayalı olarak, adalet kisvesi altında haksızca haraca kesilmesi.

s.271


Pek çok halkın onlara borcu var. Bu yüzden her yerden paralı asker tutabilir ve savaşa gönderebilirler, özellikle Zapoletae adındaki halktan. Bu[nlar] doğup büyüdükleri vahşi, sarp dağlar gibi oldukça ilkel, kaba ve yabaniler. … Sadece savaş için yaratılmışlar, savaşmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. Yaşamlarını başkalarını öldürmekle kazanırlar; tek bildikleri bu. … Bu halk Utopialılar namına bütün ülkelere karşı savaşabilir. … Utopialılar için bu adamlardan ne kadarının ölüp gittiği hiç önemli değildir. Çünkü bu tür iğrenç ve lanet bir halkın oluşturduğu kokuşmuş çöplükten bütün dünyayı tamamen arındırabilirlerse, insanlık adına büyük bir iş yapmış olacaklarını düşünürler.

s.281-283


Onların arasında eskiden beri süregelen bir yasaya göre hiç kimse dininden  ötürü suçlanamaz. … Onların düşüncesine göre bir insanın inancı kendi iradesine bağlı bir şey değildir.

s.301 > 305


[E]ğer [evlilikten, etten, cinsel ilişkiden, rahat bir yaşamdan uzak duran] birinci mezheptekiler bekarlığı evliliğe ya da zorlu bir yaşamı kolay bir yaşama tercih edişlerine mantıklı bir açıklama getirmeye kalkışsalardı, Utopia halkı onlara sadece gülüp geçerdi. Oysa sadece dinî inançları yüzünden böyle yaşadıklarını ifade ettiklerinden onlara her zaman saygı ve hayranlık besleniyor. Çünkü Utopia halkı özellikle din konusunda katı yargılarda bulunmamaya özen gösteriyor.

s.313


Rahipler edebe tamamen aykırı davrananların dini ayinlere katılmasını kesin olarak yasaklıyor. Utopialılar için neredeyse bundan beter bir ceza olamaz. Çünkü bu tür bir ceza alanlar rezil rüsva oluyorlar … ve bir süre sonra da can güvenlikleri iyice tehlikeye giriyor, çünkü bir an önce tövbe edip rahiplerin gözüne girmezlerse, senato tarafından tutuklanıp dinsizlik suçundan cezaya çarptırılıyorlar. … Zaten devlet çökerse, sapkın fikirlerin doğurduğu ahlaksızklıklardan çöker.

s.315-317


Son yortu günü, tapınaklara gitmeden önce evin hanımları kocalarının ayaklarına, çocuklar da ana babalarının ayaklarına kapanıyor, işledikleri bir suçtan ya da görevlerini ihmal aksattıklarından ötürü günah işlediklerini itiraf ediyor ve hatalarının bağışlanmasını diliyorlar.

s.323