<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"><channel><description>Okuduklarımdan alıntılar vs. deposu.</description><title>KEBiKEÇ</title><generator>Tumblr (3.0; @kebikec)</generator><link>http://kebikec.tumblr.com/</link><item><title>Matrix ya da Sapkınlığın İki Yüzü</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Slavoj Žižek&lt;/b&gt;, &lt;i&gt;Matrix ya da Sapkınlığın İki Yüzü &lt;br/&gt;&lt;/i&gt;Encore, 2009 (orijinal olarak Karlsruhe Center for Art and Media’da gerçekleştirilen &lt;i&gt;Inside the Matrix&lt;/i&gt; sempozyumunda sunum, 28 Ekim 1999)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ya ideoloji, sonlu evrenin kapalılığının dışında, geçiş yapılabilecek “hakiki bir gerçeklik” vardır inancının ta kendisinde yatıyorsa?&lt;br/&gt;[s.19]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;b&gt;George Seaton&lt;/b&gt; imzalı &lt;i&gt;36 Saat&lt;/i&gt; filmini zikretmek gerek. Patlamanın etkisiyle şuuru kapalı bir vaziyette esir alındığından, Almanlar onun için küçük bir Amerikan askeri hastanesinin tıpatıp aynısını çarçabuk inşa ederek onu 1950’de yaşadığına, savaşı Amerika’nın kazandığına ve altı yıldır hafızasını kaybetmiş olarak yaşadığına ikna etmeye çalışırlar — buradaki fikir, Amerikan subayının Almanların hazırlık yapması için çıkarma planlarıyla ilgili her şeyi anlatacak olmasından ibarettir; tabii çok geçmeden bu özenle inşa edilen binada çatlaklar ortaya çıkar… Bizzat Lenin hayatının son iki senesini neredeyse buna benzer bir durumda, denetim altındaki bir ortamda geçirmedi mi? Stalin, Yoldaş Lenin dinlenmeli ve gereksiz provokasyonlarla telaşlandırılmamalı yollu bir gerekçeyle, &lt;i&gt;&lt;a title="Pravde" target="_blank" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pravda"&gt;Pravda&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;‘nın, devam eden siyasi mücadelelerle ilgili Lenin’i bilgilendirecek haberlerin tamamının sansürlendiği, ona özel olarak hazırlanan bir nüshasını bastırıyordu bu sürede; bunlardan artık haberdarız.&lt;br/&gt;[s.21]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Büyük Öteki&lt;i&gt;deki &lt;/i&gt;yabancılaşmanın yerine büyük Öteki&lt;i&gt;den&lt;/i&gt; kopuş geçer. Özne, büyük Öteki’nin, kendi içinde nasıl tutarsız, tamamıyla sanal, “yasaklı”, şey’den yoksun olduğuna dikkat eder etmez kopuş meydana gelir — &lt;i&gt;Öteki&lt;/i&gt;‘nin bu eksikliğini doldurma girişimidir fantazi, &lt;i&gt;öznenin değil&lt;/i&gt;; bir diğer deyişle, büyük Öteki’nin tutarlılığını (yeniden) sağlamaktır. Bu sebepten ötürüdür ki fantaziyle paranoya hep iç içedir: Paranoya, en temelde, bir “Öteki’nin Öteki’si”ne, düpedüz ortada olan toplumsal dokunun Öteki’sinin ardında saklı durup toplumsal hayatın önceden  kestirilemeyen etkileri (olarak bize görünen şeyi) programlayan ve dolayısıyla onun tutarlılığını garanti eden bir diğer Öteki’ye duyulan inançtır: Piyasa kaosunun, ahlaki erozyonun, vb. altında Yahudi senaryosunun maksatlı stratejisi yatar…&lt;br/&gt;[s.27-28]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sibermekanın hepimizi Küresel Köy’de bir araya getirmesi bekleniyordu; ne var ki fiilen yaşanmakta olan, tutarsız ve tamamlanmamış evrenlere ait bir mesaj yağmuruna tutuluyor olmamızdan başka bir şey değildir — Küresel Köy’ün, yani büyük Öteki’nin yerine, aralarından seçme şansımızın olduğu kabileyle ilgili tikel özdeşleşmeler, yani “küçük ötekiler” yığınını elde ederiz. Bir yanılgıya düşmeyelim: Lacan burada bilimi keyfî anlatılardan birine, en nihayetinde Siyaseten doğru mitlerle eşit bir zeminde, vb. göreceleştirmekten çok uzaktır: Bilim, “Gerçek’e &lt;i&gt;dokunur&lt;/i&gt;”, onun bilgisi “Gerçek içindeki bilgi&lt;i&gt;dir&lt;/i&gt;” — buradaki açmaz, bilimsel bilgi &lt;i&gt;simgesel &lt;/i&gt;“büyük Öteki” gibi hizmet veremez, şeklindeki bir olguya dayanıyordur sadece. Moedrn bilim ile sağduyuya dayalı Aristotelesçi felsefi ontoloji arasındaki açık burada kapatılamamaktadır: Bu açık Galileo’yla çoktan su yüzüne çııkmıştır ve temsil edilebilir gerçeklik deneyimimize hiç de yeniden çevrilememesine rağmen, &lt;i&gt;işleyen&lt;/i&gt; kurallardan/yasalardan bahsettiğimiz kuantum fiziğinde ise uç noktaya taşınmıştır.&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;Belli bir yeni ürünün (sözgelimi, genetiği değiştirilmiş sebzeler) çevreyi ilgilendiren sonuçlarıyla ilgili birbirine zıt görüşlerle karşı karşıya kaldığımızda, boş yere bir uzman görüşü arar dururuz. Kaldı ki, mesele sadece bilimin büyük kuruluşlara ve devlet kurumlarına mali olarak bağımlı olmasının getirdiği kirlenme nedeniyle asıl konuların bulanık olması meselesi değildir — bu konuların içindeyken bile, bilim cevabı ortaya koyamaz. Çevrebilimciler on beş yıl önce ormanlarımızın yok olacağını söylüyorlardı — artık ağaçların gereğinden çok artmış olması bir sorun… Bu risk toplumu teorisinin boyunu aşan yer, bizi, yani sıradan özneleri içine soktuğu irrasyonel durumdur: Bir karar verme durumunda olmadığımızın, vereceğimiz kararın keyfi olacağının gayet de farkında olmamıza rağmen defalarca karar vermek zorunda bırakılırız. […] Çoğunluk karar vermeye çağrılır, oysa bununla birlikte, fiilen karar verme, yani tarafsız olarak avantajları ve dezavantajları tartma durumunda olmadığının mesajını da alır.&lt;br/&gt;[s37-38]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hastalık derecesinde kıskançlık, yanlış olgulara varma meselesi değil bu olguların öznenin libidinal ekonomisine eklenmesi meselesidir.&lt;br/&gt;[s.41]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/247097684</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/247097684</guid><pubDate>Tue, 17 Nov 2009 12:03:00 +0200</pubDate><category>more</category><category>zizek</category><category>aristoteles</category><category>bilim</category><category>felsefe</category><category>sinema</category></item><item><title>Andy Warhol'un kurabiye kavanozları</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Perihan Mağden,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Best of Perihan Mağden&lt;/i&gt; içinde &lt;i&gt;Andy Warhol’un kurabiye kavanozları&lt;br/&gt;Merkez Kitaplar, Ekim 2005&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Benim “Andy Warhol’un kurabiye kavanozu koleksiyonu” diye bir lafım vardır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sevdiğim, nadide biri, diyelim bir “şeyi” beğendi. Bu bir Serdar Ortaç şarkısı da olabilir, fıstık yeşili bir çift ayakkabı da, kötü bir fıkra da olabiir, Leman’da bir karikatür de.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ve diyelim kendini bilmezin (ne denli sınırlı, katı ve can sıkıcı olduğunu yani) teki onu HORR gördü. “Bunu mu beğendiniz?” Siz bu musunuz — tarzı. Ah biz ne seçkin ve seçkinci yükseklerdeyiz.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Faka basmayız zevk konusunda. Seçmecelikte. Ah biz ne elit! ne elit! ince! ipince — Neyse ne!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;O zaman ben dönüp o az biraz incinen sevdiğime, bildiğime: “Andy Warhol’un kurabiye kavanozu kolleksiyonu” derim.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu kadar. İşte.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Andy Warhol gerçek bir korkunç kolleksiyoncuydu. Öldüğünde evinden çıkan binlerce, on binlerce nesne açık arttırmayla satıldı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir de işte, kurabiye kavanozu kolleksiyonu vardı. Kimini beş dolara, kimisini elli sente, kimisini elli dolara satın almış. Muhtelif kavanozlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sonra onlar, müzayedede binlerce dolara satıldılar. Her biri.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Zira onlar kurabiye kavanozu değildi artık. Andy Warhol’un kurabiye kavanozuydular.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Böyle biri, sanatçı biri, gözü ve ruhu olan biri, GÖZ ve RUH olan biri; kalkıp çok banal, sıradan ya da düpedüz saçma bir şeyi beğendiğinde, o şey, “şey” değildir artık.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Seçenin ona yüklediği anlamla, başka bir şey olmuştur, dönüşmüştür. Malzemeleşmiştir.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;O insan onu çaldığında, anlattığında, vitrinine koyduğunda: sergilediğinde düpedüz, artık o insanın malı olarak bambaşka bir mana kazanmıştır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bazı derinliksiz askerler, bu durumlardan anlamazlar. Onların ellerindeki reçetelerde, böyle bir ilacın tarifi yoktur.&lt;br/&gt;[ s.142-143 ]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/214715317</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/214715317</guid><pubDate>Fri, 16 Oct 2009 17:40:33 +0300</pubDate><category>magden</category><category>more</category><category>warhol</category></item><item><title>Kara Atena: Eski Yunan'ın Mısırlı kökleri</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Martin Bernal&lt;/b&gt;, &lt;i&gt;Kara Atena: Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi? 1785-1985&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Kaynak Yayınları, 1998 (orj. 1987)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu kitap, Yunan tarihine ilişkin iki modeli konu almaktadır: Modellerden biri Yunanistan’ı özünde Avrupalı ya da Ari saymakta, öteki ise Levantlı olarak, Mısır ve Sami kültür alanının periferisinde görmektedir. Bu modellere, “Ari Modeli” ve “Eskiçağ Modeli” adlarını veriyorum. Klasik ve Helenistik çağdaki Yunanlılar arasında genellikle kabul edilen görüş “Eskiçağ Modeli” idi. Bu modele göre, Yunan kültürü, Mısırlılar ve Fenikelilerin MÖ 1500 civarında yaptığı kolonileştirme ve yerli halkı uygarlaştırması sonucunda ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Yunanlılar Yakındoğu kültürlerinden çok büyük ölçülerde alımlamalar yapmaya daha sonra da devam etmiştir.&lt;br/&gt;[s.49, &lt;i&gt;Giriş&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Eskiçağ Modeli’nde herhangi bir önemli “iç” kusur ya da açıklama gücü zaafı yoktu. Dış nedenler yüzünden yıkılmıştı. Çünkü 18. ve 19. yüzyıl romantikleri ve ırkçıları için, Avrupa’nın sadece timsali olarak değil, aynı zamanda onun çocukluk dönemi olarak da görülen Yunanistan’ın yerli Avrupalılar ile kolonileştirici Afrikalı ve Samilerin karışımının bir ürünü olması, pek tahammül edilebilecek bir şey değildi. Bu nedenle Eskiçağ Modeli’nin yıkılması ve yerine daha kabul edilebilir bir şeyin konması gerekiyordu.&lt;br/&gt;[s.51, &lt;i&gt;Giriş&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;20. yy’daki prehistorya çalışmalarının başına, “arkeolojik pozitivizm” adını vereceğim özel bir kanıt arama biçimi musallat olmuştur. Bu, “nesnelerin” insanı “nesnel” yaptığı yanılgısıdır; arkeolojik kanıtın yorumlanmasının, arkeolojik bulguların kendileri kadar sağlam olduğu inancıdır. Bu inanç, arkeolojiye dayalı varsayımları “bilimsel” bir statüye yükseltmekte, buna karşılık geçmiş ile ilgili olarak başka kaynaklardan elde edilen bilgilerin —efsaneler, yer adları, dinsel kültler, dil, sözlü ve yazılı lehçelerin yayılması gibi— değerini düşürmektedir. &lt;i&gt;Kara Atena&lt;/i&gt;‘da, bütün bu kaynakların büyük bir ihtiyatla ele alınması gerektiği, fakat bunlardan elde edilen kanıtların arkeolojiden elde edilen kanıtlardan hiç de daha az geçerli olamayacağı savunulmaktadır.&lt;br/&gt;[s.58, &lt;i&gt;Giriş&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yunan dilinin MÖ 17. ve 16. yy.larda oluştuğu üzerinde genel bir görüş birliği vardır. Yunancanın Hint-Avrupai yapısı ve temel sözcük dağarcığı, Hint-Avrupai olmayan gelişmiş sözcük hazinesi ile bir araya gelmiştir [ &lt;i&gt;Osmanlıca ile benzerlik? &lt;/i&gt;—F.]. Ben, bu Hint-Avrupai olmayan sözcük hazinesinin köklerinin akla yakın bir şekilde Mısırca ve Batı Sami dilinden çıkarılabileceği kanısındayım. Bu, Mısır-Sami fatihlerin uzun egemenlik dönemine de pek güzel uymaktadır.&lt;br/&gt;[s.72, &lt;i&gt;Öneriler Tarihsel Ana Hatlar&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Başka bir yerde, polis ya da kent devletinin ve Marksizmdeki “Köleci Toplum” tipinin bir bütün olarak 9. ve 8. yy.larda Fenike’den kaynaklandığını yazmıştım.&lt;br/&gt;[s.73, &lt;i&gt;Öneriler Tarihsel Ana Hatlar&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Başka bazı Yunanlılar gibi, Aiskhilos ve Platon da kolonileştirmeler [&lt;i&gt;Mısırlı ve Fenikeli güçlerin Yunan topraklarını istila etmesi ve kolonileştirmesi. MÖ 2100-1100 arası 1000 yıl boyunca süren yoğun bir etki &lt;/i&gt;—F.] hakkındaki efsanelerden rencide olmuşa benzemektedir; çünkü, bu efsaneler Yunan kültürünü, Mısır ve Fenike kültürü karşısında aşağı bir konuma yerleştirmektedir; öyle ki, o dönemde yaşamış olan Yunanlıların birçoğu bu kültürler karşısında belirgin bir duygu çelişkisi yaşamış gibidir. O dönemdeki Yunanlılar, Mısırlıları ve Fenikelileri bir yandan aşağılıyor ve onlardan korkuyor, öte yandan da, eski oldukları ve iyi korunmuş olan eski bir dine ve felsefeye sahip bulundukları için, onlara derin bir saygı duyuyordu.&lt;br/&gt;[s.74-75, &lt;i&gt;Kara Atena, Birinci Cilt: Savın Bir Özeti&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;İkinci Bölüm, Kilise Babalarının Mısır’a karşı tavrını ele almaktadır. Mısır dininin Helenik, putperest devamı olan neo-Platonculuk (Yeni Eflatunculuk) ve onun Yahudi-Hristiyan karşılığı olan gnostisizmin zorlamasından sonra, Hristiyan düşünürler Mısır dinini bir felsefe haline getirerek evcilleştirdiler. […] &lt;i&gt;&lt;a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hermes_Trismegistus"&gt;Trismegistos&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;‘un Musa’dan ve Kitab-ı Mukaddes’teki ahlak felsefesinden daha eski olup olmadığı konusunda Kilise Babaları görüş ayrılığı içinde bulunuyordu. &lt;b&gt;St. Augustine&lt;/b&gt;‘in büyük bir ağırlık taşıyan görüşü, Musa ve Kitab-ı Mukaddes’in daha eski, dolayısıyla daha üstün olduğu yolundaydı. Bununla birlikte, klasik gelenekleri izleyen Babalar, Yunanlıların felsefelerinin büyük bölümünü Mısırlılardan öğrendiği, ama Mısırlıların da kendi felsefelerinin bir bölümünü Mezopotamya ve İran’da öğrenmiş olabileceği inancında birleşiyordu. Nitekim, bütün ortaçağ boyunca, &lt;i&gt;Hermes Trisgemistos&lt;/i&gt; Kitab-ı Mukaddes dışında kalan ya da “kafir” felsefe ve kültürün kurucusu olarak görülmüştür.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu inanç bütün Rönesans boyunca devam etmiştir. […] fakat hiç kimsenin aklına Yunanlıların, Mısırlıların öğrencisi olduğu gelmedi. Oysa, onlara karşı da aynı ölçüde, belki de daha tutkulu bir ilgi duyuluyordu. Bu eski bilgeliğin küçük bir bölümünü muhafaza ettikleri ve aktardıkları için Yunanlılara hayranlık duyuluyordu. Paracelsus ve Newton gibi insanların deneysel teknikleri, bir ölçüde, bu kayıp Mısır kökenli, yani Hermesçi bilgiyi yeniden elde etmek amacıyla geliştirilmişti. Bütün karanlık çaplar ve ortaçağ boyunca, &lt;a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hermetism"&gt;Hermesçi Metinler&lt;/a&gt;‘den pek azının Latince çevirisi bulunuyordu; bunların daha birçoğu 1460’ta bulunarak Floransa’daki &lt;i&gt;Cosimo di Medici&lt;/i&gt; sarayına getirildi ve burada sarayın önde gelen bilgini &lt;b&gt;&lt;a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Marsilio_Ficino"&gt;Marsilio Ficino&lt;/a&gt;&lt;/b&gt; tarafından çevrildi. Bu metinler ve içlerindeki düşünceler, Ficino tarafından başlatılan ve kendisi de Rönesans hümanizminin tam merkezinde bulunan neo-Platoncu hareket için çok büyük bir önem taşımıştır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;b&gt;Kopernikus &lt;/b&gt;matematiği İslam biliminden türetilmişti; ama heliosantrizmi [ &lt;i&gt;Güneş merkezli evren fikri&lt;/i&gt; —F. ], görünüşe göre, Mısır kökenli Tanrısal Güneş düşüncesinin canlanmasıyla ortaya çıkmıştır; bu canlanma, Hermesçiliğin sağladığı entelektüel çevre içinde meydana geldi; Kopernikus da bu çevre içinde kişiliğini bulmuştu. 16. yy sonunda, onun düşüncesinin savunucusu olan &lt;b&gt;&lt;a target="_blank" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Giordano_Bruno"&gt;Giordano Bruno&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;, bu konuda daha açık sözlüydü. Bruno, Ficino’nun Hristiyan neo-Platoncu Hermesçiliğinin belirlediği saygınlık sınırlarını aşmıştı. Din Savaşları’ndan ve Hristiyan hoşgörüsüzlüğünden dehşete düşen Bruno, özgün ya da doğal dine, yani Mısır dinine dönülmesini savunmuş, bu nedenle de 1600 yılında Engizisyon tarafından yakılarak idam edilmiştir.&lt;br/&gt;[s.75-77, &lt;i&gt;Kara Atena, Birinci Cilt: Savın Bir Özeti&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hristiyanlığa karşı Mısır’ın oluşturduğu tehdit, doğal olarak karşılık verilmesine neden oldu. […] &lt;b&gt;Newton&lt;/b&gt;‘un Mısır’a yönelik tavrındaki ani değişiklik, “Radikal Aydınlanmacılığın” oluşturduğu bu tehdir ile açıklanabilir. Newton ilk çalışmalarında Cambridge’deki neo-Platoncu öğretmenlerinin izinden giderek Mısır’a saygı göstermiş, fakat yaşamının son bölümlerini, kuruluşunu Troya Savaşı’nın hemen öncesine kadar çekmek suretiyle bu ülkenin önemini küçültmeye çalışarak geçirmiştir. Newton, fiziksel dünyadaki düzen kavramı ile bunun teolojik ve politik karşılıklarına, yani düzenli alışkanlıkları olan bir Tanrı ile Whig [ &lt;i&gt;İngiltere’de, daha sonra Liberal Parti adını alan Whig Partisi &lt;/i&gt;—ç.n. ] anayasal monarşisine yönelecek bir tehditten korkuyordu. Tehlike, bir düzenleyiciye, hatta bir yaratıcıya bile ihtiyaç duymayan canlı bir evren anlamına gelen panteizmden kaynaklanıyordu.&lt;br/&gt;[s.79, &lt;i&gt;Kara Atena, Birinci Cilt: Savın Bir Özeti&lt;/i&gt;]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/198274814</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/198274814</guid><pubDate>Sun, 27 Sep 2009 16:18:19 +0300</pubDate><category>tarih</category><category>felsefe</category><category>bernal</category><category>din</category><category>more</category></item><item><title>Konstantiniye düşerken</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;J. Hammer&lt;/b&gt;, &lt;i&gt;Fatih Sultan Mehmet: İstanbul’un Alınışı&lt;/i&gt; (Hammer tarihinden derleme)&lt;br/&gt;
Rado Yayınları, 1981&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Türkler, tam saldırmaya hazırlandıkları sırada birdenbire İtalyanlarla Macarlardan oluşan bir ordunun Konstantiniye’nin imdadına gelmekte olduğuna dair bir haber dolaşmağa başladı. Bu haber —ki kuşatmayı kaldırmak için bin türlü vesileye başvuran Halil Paşa’nın uydurması olduğundan şüphe yoktur— askerin manevi gücüne fena halde tesir etmekten geri kalmadı. Türkler tam iki gün surlar altında ciddi bir hücuma geçmeye cesaret edemeyerek oldukları yerde kaldılar. Fakat üçüncü günün akşamına doğru Konstantiniye üzerinde kuzey tarafından ışıklar saçan bir göktaşı görünmesiyle bunu Hristiyanları tehdit etmekte olan Allah’ın gazâbına alâmet sayarak rahatladılar.&lt;br/&gt;
[s.77]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/179000514</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/179000514</guid><pubDate>Thu, 03 Sep 2009 22:53:53 +0300</pubDate><category>more</category><category>tarih</category></item><item><title>Katedral</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Charles Bukowski,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;
Parantez Yayınları&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Katedrali görmeye gittik, etkilenmediğimi söyleyemeyeceğim, mimari olağanüstüydü. Sonra içeri girdik, yağmur yağıyordu (dışarda) ve içerisi sidik kokuyordu ama dışarısından daha da şaşırtıcıydı, kat kat yükseliyordu ve nerdeyse on yedi minik Tanrılı şahsi koruma sistemimi bir kenara bırakıp Hristiyan Tanrıyı kabul etmek geldi içimden. Çünkü tek ve büyük bir Tanrı acılara, pisliğe, dehşete ve yılgıya daha iyi dayanmamı sağlayabilirdi, tek ve büyük bir Tanrı daha kolay ve makul olurdu, birlikte yaşadığım orospuları ve kadınları, öldürücü işleri, işsizliği, açlık ve delilik gecelerini daha iyi anlamama yardımcı olabilirdi, ve eminim o katedrale giren herkesin aklından bir şekilde Hristiyanlığı kabul etme düşüncesi geçmiştir, ama ben, inanırsam şeytanı alevler içinde tek başına bırakacağımı ve bunun bana yakışmayacağını düşündüm çünkü spor müsabakalarında zayıf olandan yana olmuşumdur hep, ruhani durumlarda da aynı hastalıktan mustariptim, çünkü düşüncelerimle hareket etmem, hislerim yönlendirir beni ve hislerim sakatlara, işkence görenlere, lanetlilere, yitiklere yönelir. Acıma duygusu ile değil ama, kardeşlik duygusu ile çünkü ben de onlardan biriyim; yitik, şaşkın, ahlaksız, önemsiz, korkulu ve ödlek; adaletsiz ve arada sırada müşfik. Hayat tarafından düzülmüştüm ve bunu bilmenin yararı olmuyordu, iyileştirmiyordu, sağlamlaştırıyordu sadece.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Büyük Tanrı’nın çok fazla silahı vardı benim için. Fazla haklı ve güçlüydü. Ne bağışlanmak, ne kabul edilmek, ne de bulunmak istiyordum, daha az bir şeydi istediğim, çok fazla olmayan bir şey - ruhen ve bedenen ortalama bir kadın, bir araba, kalabileceğim bir yer, bira, yemek, mümkün olduğunca az diş ağrısı ve patlak lastik, ölene dek uzun hastalıklardan uzak olmak; berbat programlara rağmen bir televizyon bile fena olmazdı, bir köpekse çok hoş, ve birkaç dost, iyi tesisat ve boşlukları doldurmaya yetecek kadar içki ölüm gelene dek, ki (bir korkak için) çok az korkum vardı. Ölüm hiçbir şey ifade etmiyordu benim için. Arka arkaya gelen berbat şakalar dizisinin son şakasıydı. Ölen için sorun değildir ölüm. Bir filmdir, fark etmez. Ölenin yakınları için sorundur ölüm, ve sorunların büyüklüğü ölenin mirası ile doğru orantılıdır. Bir berduş öldüğünde tek sorun cesetten kurtulmaktır. Kimi insan büyük servetlere doğar, ama herkes meteliksiz ayrılır bu dünyadan. Sanatçının durumu farklıdır elbette: kimilerinin ölümsüzlük olarak tanımladığı bir koku kalır onlardan geriye, ve tabii ki sanatında ne kadar iyiyse bıraktığı koku da o denli güçlü olur - renk, ses, yazı, yontu ve diğer biçimlerde. Ama yaşayanların hatasıdır bu ölümsüzlük - sarılırlar bu kokuya, tapınarak. Sanatçının suçu değildir. Ölümsüzlüğe hayata ait olduğundan daha ait olmadığını bilir sanatçı - fırsatını kullanır ve sıranı savarsın, diğerleri denesinler şanslarını.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Katedralde sıkılmaya başladığımı söyleyemeyeceğim ama düşüncelerim akmıştı ve akşamdan kalma ve uykuluydum (her zamanki gibi); gözlerimi açık tutmak çok zordur benim için, şikayetçi değilim ama - gerçekten her şeye bakmanın hata olduğunu düşünürüm, insanı kurutur - insan bakacağı şeyleri seçmeli, biraz sindirip kendi haline bırakmalı.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;İnsanlar temel matematiği anlamadıkları için aynı şeyin üstünde çok fazla durup heyecanlanırlar ve daha sonra o gece sevgililerini düzmeyi reddederler, veya çocuklarını döverler, veya hazımsızlık veya uykusuzluk veya gaz veya ülser çekerler, ekonomiden ve liderlerden ve yollardan nefret ederler - bütün makûl ve yararsız nefretler - ayak parmakları kaşınır, sırtları ağrır ve uykusuzluğun sonunda karabasan gelir. Bütün gün gözlerini açık tutup her şeye baktıkları için olur bütün bunlar.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;“Siktir olup çıkalım burdan”, dedim yanımdakilere ve çıktık. Köln bitmişti.&lt;br/&gt;
[s.79-81]&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3419/3884272956_d81ed1c7ba_o.jpg"/&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/178734302</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/178734302</guid><pubDate>Thu, 03 Sep 2009 14:58:00 +0300</pubDate><category>bukowski</category><category>edebiyat</category><category>more</category></item><item><title>İlâh-ı Mutekâd</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Suad El-Hakîm&lt;/b&gt;, &lt;i&gt;İbnü’l Arabî Sözlüğü&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;
Kabalcı, ç. Ekrem Demirli, s.361-364&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;İnanılan İlah&lt;/b&gt; İbnü’l-Arabî bu terimle eşanlamlı &lt;i&gt;ilah-ı mahlûk&lt;/i&gt; [ yaratılmış ilah ], &lt;i&gt;ilah-ı mecul &lt;/i&gt;[ yaratılmış ilah ], &lt;i&gt;el-Hakku’l-itikadî&lt;/i&gt; [ inanca bağlı Hak ], &lt;i&gt;el-Hakku’l-mutekad fi’l-kalb&lt;/i&gt; [ kalpte inanılmış ilah ], &lt;i&gt;el-Hakku’l-mahlûk&lt;/i&gt; veya &lt;i&gt;el-Hakku’l-mahlûk fi’l-mutekad&lt;/i&gt; [ inançta yaratılmış ilah ] terimlerini kullanır. İnanılan Tanrı (&lt;i&gt;ilah-ı mutekad&lt;/i&gt;) kulun akıl veya taklit gücünün yaratıp kalbine sığdırdığı Allah suretidir. O Allah için bir nitelik suretidir; her insan bilgisi ve gücü ölçüsünde onu kalbinde [1] barındırır, inanılan Tanrı düşüncesi yeni bir kavram değildir; o gerçekte bir soyutlama ve isimlendirme işlevinden ibarettir. İbnü’l-Arabî her insanın Rabbine dair bir fikrinin olması gerektiğini düşünür; her insan bu fikir sayesinde Allah’a yönelir ve onda Rabbini arar. İbnü’l-Arabî’ye göre, inanılan Tanrı’nın sayısı inanç sahiplerinin sayısıyla artar. Çünkü Allah’ın kulların sayısıyla gerçekte çoğalması mümkün değildir. Allah’a dair kulda bulunan şey sadece bir surettir, işte insan taptığı ilahının suretini yarattığında bu ilah, başka bir ifadeyle suret, ilah-ı mutekad [inanılan ilah] diye isimlendirilir. Allah hiçbir yaratığın ulaşamayacağı ve idrak edemeyeceği salt gerçektir. Dolayısıyla o bilinmezdir. Kulun O’na dair bilebildiği şey, yaratılmış bir surettir. Bu yüzden kul gerçekte kendisinden başkasına ibadet etmemiştir; çünkü suret kulun kendi ürünüdür. O halde herkes putperesttir. Ibnü’l-Arabî’nin görüşünü pek çok kitabında tekrarladığı şu hadis destekler: “Hak Kıyamet Günü insanlara onların bilmedikleri surette tecelli eder ve ‘Ben sizin Rabbinizim’ der. insanlar ‘Senden Allah’a sığınırız derler. Allah inançlarına göre tecelli ettiğinde ise insanlar secdeye kapanırlar.” Fakat İbnü’l-Arabî yaratılmışı kendi varlığının çevresinde dönüp, oradan iman eylemiyle Yaratan’a çıkamadığı bu neticenin önünde bırakmaz. Böyle bir şey yapsaydı, insan hakkında ebedi yalnızlık hükmü vermiş olurdu. İbnü’l-Arabî’nin dehasıyla Hak ve halk arasındaki uzaklığın zirvesindeyken bu darboğazdan çıktığını görmekteyiz ki, bu da vahdet-i vücûd [varlık birliği] öğretisinin bir yönüdür. Çünkü inanılan ilah da bir yaratıktır, başka bir ifadeyle Allah’ın rahmetine konu olan, yani yaratmış olduğu ilahi tecellilerinden birisidir. O halde kul farkında olsa da olmasa da, tapınılan her varlık veya ibadet edilen her suret Hakk’ın bir tecelligâhıdır. Hiçbir şey bu dairenin dışına çıkmaz. Başka bir ifadeyle sadece zât ve onun tecellileri vardır. Bir ağaca veya yıldıza veya puta tapan, gerçekte herhangi bir tecelligâhında Allah’a ibadet etmiştir. İbnü’l-Arabî “Rabbiniz kendisinden başkasına ibadet etmeyin diye hükmetmiştir” (17:23) ayetini böyle yorumlar. Fakat İbnü’l-Arabî ulûhiyetin bir tecelligâhı veya bir suretiyle yetinip Allah’a onda tapmakla yetinenlerden değildir. Bunun yerine o, elini taşın altına koyarak, özel tecrübesi ve sâliklerin baş vurdukları murakabe yönteminden hareket ederek hulûlu reddeder. Bu bağlamda yaratılmış ilahın kullarının -akılcılar- en büyük hataları şudur: Akıl sınırlar ve belirler, farklı kalıplara giremez, başka bir ifadeyle Hakk’m tecellileriyle birlikte halden hale geçemez. Halbuki kalp halden hale geçebilir. Böylece İbnü’l-Arabî önceki bütün mutasavvıflardan farklı düşünür: Önceki sûfilere göre Hak kulun kalbine onun istidat ve gücü ölçüsünde tecelli eder. İbnü’l-Arabi’ye göre ise kalp Hakk’ın tecellileriyle birlikte halden hale geçer. O halde atılması gereken ilk adım kalbi aklın yerine koymak ve kemâl mertebesine, başka bir ifadeyle mutlak alıcılık mertebesine onunla ulaşmaktır.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Kuşkusuz kalbim, her sureti kabul etmiştir. / Ceylanların sığmağı, ruhbanın manastırı,&lt;/i&gt; (TERCÜMAN, 43)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Kalp kemâl mertebesine ulaştığında belirli bir inançla sınırlanmaz, bunun yerine bütün inançlar için bir heyula [biçimlenmemiş madde] haline gelir. Aşağıda İbnü’l Arabi’nin ilah-ı mutekad [inanılan ilah] görüşünü açıklayan ifadelerini zikredeceğiz:&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Allah hakkında fikir yürüten kişi düşüncesiyle nefsinde inandığı şeyi yaratmış, düşüncesiyle yarattığı ilaha tapınıştır. Ona ‘ol’ demiş, o da olmuştur. Bu nedenle insanlara peygamberin bildirdiği ve Kitabın anlattığı Allah’a inanmalarını emrettik. O ilaha ibadet ettiğinde yaratılmamış ilaha, yani seni yaratana ibadet etmiş olursun Çünkü Allah’ı bilmek ancak [Peygamberi] taklit ederek gerçekleşebilir.&lt;/i&gt; (FÜTÛHAT IV: 143)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Herkes kendi düşüncesinin ulaştırdığı sonucu kabul etmiş, herkese göre ilah falan nitelikteki kimse olmuştur. İnsan böyle bir ilahın kendisinin yarattığı bir şey olduğunun farkında bile değildir. O halde herkes kendi nefsinde ve inancında yarattığı şeye tapmıştır. Bu bağlamda yaratılmamış bir ilaha tapan görülmemiştir. İnsan ibadet ettiği ve hakkında hüküm verdiği ilahı kendi nefsinde yaratır. Allah ise hüküm verendir. &lt;/i&gt;(FÜTÛHAT IV: 279)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Yaratıkların inandıkları ilaha taptıkları bir olgudur. O halde sadece yaratılmış bir şeye ibadet edilir. Bunun delili Allah’ın Kıyamet Günü suretten surete girmesidir.” Kıyamet Günü” alâmet ortaya çıkmasaydı, hiç kimse kendi alâmetim tanımayacaktı. O gün Allah hem tanınır ve hem de inkâr edilir: Her inanç sahibi kendisine aykırı olanın karşıtı iken, inancıyla uyuşanla uyuşur. Şu halde herkes putperesttir.&lt;/i&gt; (FÜTÛHAT IV: 386)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Kulun kendi düşüncesiyle veya taklit ederek kalbinde yarattığı Hak inanılan ilahtır [ilah-ı mutekad].&lt;/i&gt; (FUSÛS: 225)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Hak ile kulu arasındaki perde kalkar ve kul Hakk’ı inandığı tarzda görür. Bu durumda Hak inandığı şeyin ta kendisidir. O halde kalp ve göz Hakk’a dair inanılmış bir sureti görebilir. İnanılan Hak, sureti kalbi kaplayan ve kendisine tecelli edip kulun tanıyacağı Hak’tır. O halde göz inanılan Hakk’ı görebilir.&lt;/i&gt; (FUSÛS: 121)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Bu son iki ifade kulun müşahedesinde Hakk’ı değil, inanılan Hakk’ı, daha özel anlamda ise inandığı Hakk’ı müşahede edebileceğini anlatır. Şu halde sûfilerin Hakk’m görülmesiyle ilgili ifadeleri inandıkları şeyin suretini görmelerinden ibarettir.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Her şahsın Rabbi hakkında bir inancı olmalıdır; bu inanç vasıtasıyla Hakk’a döner ve Hakk’ı onda arar. Hak bu inançta tecelli ettiğinde kul onu kabul eder, başka bir surette tecelli ettiğinde ise inkâr eder ve O’ndan uzaklaşır. O halde herkes nefsinde yarattığı ilaha tapar. İnançlardaki ilah yaratılmış ilahtır. Dolayısıyla herkes kendi nefsini ve onda yarattığı şeyi görmüştür. O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat biçimlerinin bir heyulası haline gel. Çünkü Allah belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yücedir.&lt;/i&gt; (FUSÛS: 113)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦ &lt;i&gt;Musa Harun’dan işi daha iyi biliyordu. Çünkü o Allah’ın sadece kendisine ibadet edileceğine hükmettiğini ve verdiği bir hükmün mutlaka gerçekleşeceğini bildiği için buzağıya tapanların neye taptıklarını bilmekteydi. Çünkü arif Hakk’ı her şeyde, hatta her şeyin aynı gören kimsedir.&lt;/i&gt; (FUSÛS:  192)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Son metinde Ibnü’l-Arabî bilginin iman ve inançsızlık arasındaki ince ayrım olduğunu açıklar. Buna göre buzağıya tapanların buzağıya tapmaları inançsızlıktır; çünkü onlar neye taptıklarının farkında değillerdi. Arif ise Hakk’ı her şeyde, hatta buzağıda bile gören kimsedir.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;♦&lt;i&gt; İlah-ı mutekad tanımlanabilendir. O kulun kalbinin sığdırdığı ilahtır. İlah-ı mutlak’ı ise hiçbir şey sığdıramaz. Çünkü o hem eşyanın ve hem de insanın aynıdır. Bir şey için o kendisini sığdırdı veya sığdıramadı denilemez.&lt;/i&gt; (FUSÛS: 226)&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Notlar:&lt;br/&gt;&lt;b&gt;[ 1 ]&lt;/b&gt; “Beni arzım ve semam sığdıramadı, mümin kulumun kalbi sığdırdı” hadisine telmih&lt;br/&gt;&lt;b&gt;[ 2 ]&lt;/b&gt; Bu İbnü’l-Arabî’deki önemli düşüncelerden birisidir ve fiille ilgili hal ve makamlarla ilgili tavrında ortaya çıkar. Gerçek fâil, istesek de dirensek de, Allah’tır. Bu nedenle tevekkül ve benzeri makam ve haller anlamını yitirir. Tevekkül edenle etmeyeni ayırt eden şey, tevekkülün kendisi değil, birincinin Hakk’ın gerçek fâil olduğunun bilincinde olmaktır. Şu halde biricik ayırıcı bilgidir.&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/177211038</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/177211038</guid><pubDate>Tue, 01 Sep 2009 19:58:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>islam</category><category>arabi</category><category>teoloji</category></item><item><title>Gastronomik tarih</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Massimo Montanari,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Avrupa’da Yemeğin Tarihi&lt;/i&gt; (La Fame e L’Abbondanza)&lt;br/&gt;AFA Intermedia Yayınları, 198 sayfa&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yunanlılar gibi Romalılar da doğanın vahşi, yabani haline itibar etmezler ve ekili olmayan topraklar gerek Yunanlı gerekse Romalı aydınların değer sistemlerinde pek yer tutmazdı. Hatta bu anlamıyla doğa, gerek etimolojisi itibariyla gerekse diğer bakımlardan &lt;i&gt;civitas&lt;/i&gt;, yani kent sözcüğüyle bağlantılı olan ve &lt;i&gt;civilitas&lt;/i&gt; olarak anılan, insanoğlu tarafından yaratılan ve insanı doğadan ayırmayı amaçlayan yapay düzenin bir antitezi idi. … Orman denince akla marjinallik ve dışlanma gelmekteydi ve buralardan da yalnızca … marjinal ve dışlanmış insanlar yiyecek temin etmeye çalışmaktaydılar.&lt;br/&gt;[s.19]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Keltler ve Germenler [ise] yüzyıllar boyunca Orta ve Kuzey Avrupa’nın büyük ormanlarında dolaşmış ve ağırlıklı olarak bakir doğa ile ekili olmayan geniş alanlardaki ürünleri tercih eder olmuşlardı. … Yemek rejimlerinin en önemli öğesi buğday ekmeği ya da mısır ekmeğinden çok et idi. Sadece Roma imparatorluğu’na sınırdaş bölgelerde bilinen şarap yerine kısrak sütü ve bunun asitli sıvı türevlerini, yabani meyvelerin mayalandırılmasıyla elde edilen alkollü tatlı bir içki veya ormanlardan kazanılmış küçük alanlarda yetiştirilen tahıllardan üretilen bira içerlerdi.&lt;br/&gt;[s.20-21]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Germenler Akdeniz’in gerçek sembolü olan buğday ekmeğini yemiyorlardı. … Homeros’un izinden yürüyüp insanları &lt;i&gt;ekmek yiyenler&lt;/i&gt; olarak tanımlayan ve bu uygulamayı uygarlığın adeta bir sembolü olarak algılayan Yunanlı ve Romalı yazarlar ekmek ile şarabı tanımayan garip insanların âdetlerinden büyük bir şaşkınlık içinde ve belki de “başka” davranış biçimlerini daima kendi inanışlarımızı doğrulamada kullanmanın verdiği bir tatmin duygusuyla bahsetmişlerdir.&lt;br/&gt;[s.21]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avrupa, ikna etme, güç kullanma ve zaman zaman da hesaplı bir politika şeklinde uygulanan bir Hristiyanlaşma sürecine girmeseydi, ekmeğin uygarlığın besin simgesi olarak önemi belki de sorgulanabilecekti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hristiyanlık, 4. yüzyılda imparatorluğun resmî dini haline geldi ve bunu takiben de pek çok bakımdan Yunan, Latin, hatta Yahudi kültürünün mirasçısı ve yorumcusu görevini üstlendi. Bir Akdeniz ortamında doğup gelişen Hristiyanlık, Akdeniz uygarlığının maddi ve ideolojik temelini oluşturan ürünlerini kolaylıkla beslenme simgeleri ve ibadet araçlarına dönüştürdü: Ekmek ve Şarap uzun tartışmalardan sonra Aşai Rabbani (Evkaristiya) mucizesinin simgeleri olarak Hristiyanlığın kutsal yiyecekleri haline gelirken, zeytinyağı da kiliselerdeki ibadetlerde mutlaka kullanılan bir madde haline gelmiştir.&lt;br/&gt;[s.30]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Franklar gibi, böyle bir hareket tarzının kendilerine gerek Roma İmparatorluğu topraklarında yerleşme gerekse düşmanlarını yenme imkanı tanıdığını görerek Hristiyanlığı erken bir dönemde benimseyen halklar, Roma-Hristiyan beslenme modellerinin Kuzey Avrupa’da yaygınlaşmasının başlıca sorumlusudur.&lt;br/&gt;[s.32]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Diğer yörelerde bira kültürünün ya da Kuzey Avrupa’nın bazı pagan kültürlerinde, Hristiyan dinî törenlerinde şarabın kutsal rolüne bir alternatif oluşturup kutsal içki olarak kabul edilmesi nedeniyle, bir bira &lt;i&gt;kültü&lt;/i&gt; olarak niteleyebileceğimiz kültün şaraba tepkisi çok açık ve nettir.&lt;br/&gt;[s.33-34]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Germen ve Kelt kültüründe “çok fazla yemek yeme kapasitesine sahip olanlar” olumlu bir açıdan değerlendirilmektedir. Bu bakış açısına göre, böylesine bol miktarda yiyip içmek şahsa, yanındaki arkadaşlarına nazaran hayvanî bir üstünlük sağlamaktadır. … 10. yy’da yazan Cremona’lı yazar Liutprand, makul bir miktarda yemek yemesi üzerine ve sadece bu nedenle, Guido’nun Fransa tahtına geçmeye layık görülmediğini anlatmaktadır.&lt;br/&gt;[s.37-38]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Manastır yaşamının ilk ve en temel kuralı et yemenin reddiydi. Etin, yönetici sınıfın beslenme rejiminde en değerli unsur olarak kabul edilmesiyle söz konusu kural daha da katı bir şekilde ve adeta vazgeçilmez bir tutku olarak uygulanmaya başladı. Manastır rahiplerinin büyük bir bölümü bu yönetici sınıftan gelmekteydi ve manastır kültürünün ulaşmak istediği de, bu yönetici sınıfın değerlerinin aksini temsil eden değerlerdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Manastır rahiplerinin kendilerine örnek aldıklarını iddia ettikleri, “yoksulluk”la dolu köylü dünyasının ise rahiplerin değil asillerin değerlerini paylaştığından emin olabiliriz. Köylüler hiç kuşkusuz bu kadar yoksul olmamayı tercih ederlerdi. … Tablo daima kıtlık içinde kıvranan bir dünya yerine, kıtlık korkusu içinde yaşan bir dünya idi. İşte bu kıtlık korkusu insanları, bulduklarında çok miktarda yemek yemeye itiyordu. Rahipler de oruç tutmadıkları zamanlar “akıldışı biçimde ve aşırıya kaçarak” yiyorlardı. M. Rouche’un yaptığı hesaplara göre en zengin manastırlarda yenen yemeğin günlük kalori miktarı ender olarak 5000-6000’in altına düşmekteydi (Oha! -F.).&lt;br/&gt;[s.39-40]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;[6.yy ile 10.yy arasındaki dönemde] Eti ve bazı durumlarda da tüm hayvansal besinleri günün belirli saatlerinde ve yılın belirli dönemlerinde yasaklayan kilise kuralları nedeniyle yemek rejiminde çeşitlilik desteklenmiş oluyordu. Uzun ve kısa oruç günleri toplandığında bu sürenin yılda 150 güne ulaştığı hesaplanmıştır.&lt;br/&gt;[s.45]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Çavdarı Romalı çiftçiler bir ot olarak kabul ederlerdi. … İki ekmek türü arasındaki farklar sosyal anlamlar içerdiği gibi, rengiyle de kendisini ortaya koymaktaydı: Buğday ekmeği beyaz, çavdar ve diğer tahıllardan yapılan ise koyu renkti. Buğday ekmeği üst sınıflar için imal edilen lüks bir mamuldü. Esmer ekmek ise köylülerle hizmetçilerin yediği ekmekti. … Örneğin Langres piskoposu Gregorie kendini cezalandırmak için herkesin en kötü ekmek olduğu konusunda birleştiği arpa ekmeğini yiyordu. Ancak yaptığı fedakârlığı bir övünç vesilesi haline getirmemek için arpa ekmeğini bir buğday ekmeğinin altına gizleyip bu buğday ekmeğini başkalarına ikram ediyor ve işgal ettiği mevkinin vakarına uygun bir şekilde kendisi de buğday ekmeği yediği izlenimi veriyordu. … Fransız kültürünün ve coğrafyasının hakim olduğu bir yerde söz konusu ekmek iğrenç bir yiyecek olarak tanımlanırken, Alman bölgesinde “pulcher” (güzel) sıfatıyla niteleniyordu.&lt;br/&gt;[s.47-48]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Doğadan yararlanma (ve Lévi-Strauss’dan da öğrendiğimiz gibi doğa “kavramı”nın kendisi de) kültürle belirgin bir biçimde bağlantılı olup doğa ile kültür arasında bir karşıtlığın ortaya çıkması söz konusu ise bu, gerçek bir karşıtlıktan ziyade ideolojik bir tercihin sonucudur.&lt;br/&gt;[s.51]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bugün evcil hayvan kabul ettiğimiz bazı türler o dönemde yabani olarak yaşamaktaydı. … Bugün tamamen yabani hayvan olarak bildiğimiz geyik gibi bazı diğer hayvanlar ise evcilleştirilmişti.&lt;br/&gt;[s.52]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;750 ile 1100 yılları arasında Avrupa “genelinde” 29 kıtlık, yani her 12 yılda bir kıtlık yaşandığı belirtilmektedir.&lt;br/&gt;[s.57]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kral daha büyük av hayvanlarını kendine ayırıyor, daha küçük hayvanları da yerel derebeylerine bırakıyordu. Bu durum göz önüne alındığında, “Robin Hood’un daha sonraki dönemlerdeki öykülerini anlatan baladlar gibi, yasadışı ilan edilmiş halk şarkılarının o dönemdeki popülerliğinin, örgütlü toplumun dışında, kırsal alanda yaşayan bu asi insanların serüvenlerine duyulan merak ve ilginin yanısıra, yasak yiyecekleri yiyen özgür avı gruplarının ütopik görüntüsünü çağrıştırmasından da kaynaklandığı söylenebilir”. Daha sonraki yüzyıllarda da doğal kaynaklardan yararlanma konusu gerek 1381’de İngiltere’de, gerekse 1525’te Almanya’da meydana gelen köylü ayaklanmalarında olduğu gibi, köylülerin talepleri arasında en önemli yeri tutacaktı.&lt;br/&gt;[s.62]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hristiyanlıkta Paskalya öncesinde et yenmeyen bir dönem olan Büyük Perhiz, zalimcesine yalnızca yoksulları etkiliyordu, çünkü varlıklılar et yerine başka güzel yemekleri de yeme imkanına sahipti.&lt;br/&gt;[s.64]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kâr gayesi 11-12. yüzyıllarda sadece dar anlamıyla burjuvazi değil, kent soylularının alt ve orta tabakalarını da içeren karmaşık bir sosyal grup olan “burjuvazi” arasında yaygınlaşan, Avrupa kültürünün yeni bir özelliği idi.&lt;br/&gt;[s.71]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dönemin haritalarında [13. ve 14. yy’daki “baharat modası”ndan bahsediyor -F.] Doğu, dünya cennetinin yanıbaşında gösterildiğinden, cennete olan bu yakınlığından da çok etkilenmiş olacağı düşünülüyordu. Doğu ülkelerinin bulunduğu yerler Avrupalılara göre bolluk ve mutluluğun olduğu ve en önemlisi de, birkaç yüz yaşında insanların yaşadığı, yapraklarını dökmeyen ağaçların ve tarifi mümkün olmayan zümrüdüanka kuşunun bulunduğu ölümsüzlük diyarı idi. İşte baharatlar da bu diyarlarda yetişiyordu. Kuşkusuz bu baharatlar da cennetten geliyordu. … Baharatların Cennet Bahçesi’nin ağaçlarından rüzgarda savrularak ırmaklara düştüğü farz edilmekteydi.&lt;br/&gt;[s.82]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;17. yy’da Avrupa’da, şarap ve biranın yanısıra yeni içkiler yaygınlaşmaya başladı. Böylece şarap ve bira saltanatı, yepyeni ve belki de daha elit içki türleriyle, kahve, çay ve kakoyla tanışıyordu. Bu yeni içeceklerin en önemli özelliği ve farkı ise bunların, şarap ve bira gibi bir “besin” olarak görülmemesi, aksine sadece mutluluk verici ve rahatlatıcı içkiler olmasıydı. … 1686 yılında Paris’te, önünde Türk giysisi giymiş garsonların beklediği ilk kahvehaneler açıldı. … Felemenklerin yeni keyif maddesi olan çay, bira da dahil tüm alkollü içkilerin yerini aldı. Yüzyılın son 20 yılında Amsterdam’da günde tüketilen çay miktarı adam başı yüz fincana [Oha! -F.] kadar ulaşabilmekteydi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;[Bir 15. yy romanında] Romanın kahramanı olan bir köylü, komşusunun şişmanlığını kıskanmaktadır ve ancak hadım edilmenin insanı şişmanlatabileceğine inanmıştır. Ve kendi kendini hadım ettirir. … J. Olivier’in 1617 yılında yazdığı bir eserde zayıf kadınlar “az gelişmiş ve kötü vücutlu” olarak tanımlanmakta… … Zayıflığın yeni bir estetik ve kültürel model çerçevesinde görülmeye başlaması, ancak 18. yy’da, özellikle toplumun üst tabakalarında yaşayanlar ve eski tip her türlü ideolojiye karşı gelen burjuvalar arasında gerçekleşmiştir. Bu bağlamda kahvenin zeka ve verimlilik içeceği olarak görülüp, eski moda, geleneksel içeceklerin yerine tercih edildiğini de anlatmıştık. Zayıflığın, şişmanlığın karşısında yer alışı da aynı mantıkla olmuştur.&lt;br/&gt;[s.178]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/171264520</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/171264520</guid><pubDate>Tue, 25 Aug 2009 15:46:00 +0300</pubDate><category>tarih</category><category>montanari</category><category>sosyoloji</category><category>oryantalizm</category><category>more</category></item><item><title>"Sol" sona ererken</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Bülent Somay,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;“Sol” Sona Ererken&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;&lt;b&gt;Birikim&lt;/b&gt; dergisi sayı:219, Temmuz 2007&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Adama sormuşlar: “Sizin evde kararları kim verir?” Adam, “Büyük kararları ben veririm, küçük kararları karım verir,” demiş. “Karınız hangi tür kararları verir?” diye sormuşlar, adam “Mesela,” demiş, “hangi evde oturacağız, hangi yemek odası takımını alacağız, kaç çocuk yapacağız, işte bu gibi kararları karım verir.” “E, peki,” demişler, “sizin verdiğiniz büyük kararlar hangileri?” “Vallahi,” demiş adam, “İsrail-Filistin meselesi nasıl çözülecek, İran’a nükleer araştırma izni verilsin mi, ABD Irak’tan ne zaman çıksın, işte bu tür kararları da ben veririm.”&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Söz konusu adamın George W. Bush olmadığını varsayarsak, bu fıkra 1960’lardan beri Türkiye’de “sosyalist”, “komünist” ya da “Marksist” dediğimiz kesimlerin serencamını anlatmada eşsizdir. Aslında 1960’lar sınırını koymak bile gereksiz: (Eski) TKP’nin kuruluşundan beri Türkiye’de sosyalist ve komünistler “küçük”, gündelik işleri CHP’ye ve 12 Eylül 1980’den sonra da onun yerine aday olan çeşitli Kemalist/”sol”/sosyal demokrat partilere havale edip, kendileri “büyük”, küresel meselelerle uğraşmayı tercih ettiler. Politikanın önemini ısrarla vurguladılar, ama kendileri asla ve asla politika yapmadılar. Bunun (sınırlı) bir istisnası TİP’in 19665-69 döneminde TBMM içindeki çalışmasıdır. O dönemde bile TİP tarihi bir kopuşlar tarihi oldu: Gündelik, sıradan politikayla uğraşmayı bir türlü kabullenemeyen, içine sindiremeyen “radikal” gruplar birbiri ardına TİP’ten koptu, marjinalleşti. Gündelik, sıradan politika içinde kendine bir yer beğenemeyen sosyalist ve komünistler, insan hakları ve düşünce özgürlüğü, Türkiye’nin ekonomik ve politik (yeniden) yapılanması ve dış politika gibi “küçük” konuları doğrudan doğruya CHP’ye ihale ettiler. CHP’yi beğenmemekten asla vazgeçmediler, ama pratik politik gündemlerini de onun pratik politik gündemiyle sınırladılar.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Bu durumun en iyi örneği, 12 Eylül’ün hemen sonrasında Necdet Calp’in Halkçı Partisi’nin beklenmedik bir oy oranına ulaşmasında izlenebilir: 12 Eylül askerî yönetimi tarafından “bir de sol partimiz bulunsun” zihniyetiyle “kurdurulan” HP, Calp’in televizyondaki tartışmada Özal’a “sattırmam efendim!” meydan okuması sayesinde, sosyalist cenahın oylarını toplamayı başardı. Sosyalistler özelleştirmeye (günümüzde de sürmekte olan) karşı çıkışlarını bu kez de HP’ye ihale etmişlerdi.&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/149468536</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/149468536</guid><pubDate>Sun, 26 Jul 2009 16:43:00 +0300</pubDate><category>siyaset</category><category>more</category><category>somay</category><category>türkiye</category></item><item><title>Kapalı bir kapıdır cehennem</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Charles Bukowski,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Kapalı Bir Kapıdır Cehennem: Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi I&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;
Parantez, ç. Avi Pardo&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;duygu meselesi&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
A. Huxley 69 yaşında öldü, &lt;br/&gt;
o denli güçlü bir yetenek için çok genç,&lt;br/&gt;
ve bütün kitaplarını okudum&lt;br/&gt;
ama aslına bakarsanız &lt;br/&gt;&lt;i&gt;Ses Sese Karşı &lt;/i&gt;&lt;br/&gt;
fabrikalara, &lt;br/&gt;
ayyaş koğuşlarına ve &lt;br/&gt;
nahoş kadınlara &lt;br/&gt;
katlanabilme &lt;br/&gt;
gücü verdi bana. &lt;br/&gt;
o ve&lt;br/&gt;
Hamsun’un&lt;br/&gt;&lt;i&gt;Açlık&lt;/i&gt;‘ı,&lt;br/&gt;
o iki kitabın&lt;br/&gt;
hayli yararı oldu.&lt;br/&gt;
büyük kitaplar&lt;br/&gt;
gerek&lt;br/&gt;
bize.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Huxley’nin kitabını sevdiğime&lt;br/&gt;
ne kadar şaşırdığımı&lt;br/&gt;
hatırlıyorum&lt;br/&gt;
ama öylesine hırçın&lt;br/&gt;
harikulade ve&lt;br/&gt;
karamsar&lt;br/&gt;
bir entelektüalizmden geliyordu ki, &lt;br/&gt;
ve kitabı&lt;br/&gt;
okuduğum sıralar &lt;br/&gt;
bana bir keresinde &lt;br/&gt;
Pound’un &lt;i&gt;Kantolar&lt;/i&gt;‘ını&lt;br/&gt;
fırlatıp&lt;br/&gt;
kitabın beni ıskaladığı gibi&lt;br/&gt;
ıskalayan&lt;br/&gt;
hırçın ve&lt;br/&gt;
kaçık bir kadınla&lt;br/&gt;
bir otel odasında yaşıyordum.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;bir floresan fabrikasının &lt;br/&gt;
paketleme bölümünde&lt;br/&gt;
 çalışıyordum&lt;br/&gt;
ve kafayı çektiğimiz bir gün &lt;br/&gt;
“al, oku şunu!” &lt;br/&gt;
diye bağırdım hatuna &lt;br/&gt;&lt;i&gt;Ses Sese Karşı&lt;/i&gt;‘yı&lt;br/&gt;
kastederek&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;“ha, götüne sok sen o &lt;br/&gt;
kitabı!” diye bağırdı bana.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;neyse, 69 erken bir ölümdü Huxley için.&lt;br/&gt;
ama bir temizlikçi kadın için de erkendir.&lt;br/&gt;
ancak&lt;br/&gt;
bize dayanma gücü&lt;br/&gt;
veren insanlar söz konusu olduğunda,&lt;br/&gt;
bütün o aydınlığın&lt;br/&gt;
birden kararması&lt;br/&gt;
sarsıyor insanı biraz -&lt;br/&gt;
temizlikçi kadınların, taksi şoförlerinin,&lt;br/&gt;
polislerin, hemşirelerin, banka&lt;br/&gt;
soyguncularının, rahiplerin,&lt;br/&gt;
balıkçıların, aşçıların ve&lt;br/&gt;
cokeylerin&lt;br/&gt;
canı&lt;br/&gt;
cehenneme.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;selam, Hamsun&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
hüzünlü yüreğimi güçlendirmeye yetmeyen&lt;br/&gt;
iki şişe şarabı içtikten sonra&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;bu sarhoş karanlığından uzaklaşıp&lt;br/&gt;
yatak odasına doğru giderken&lt;br/&gt;
yazacak zaman bulabilmek için&lt;br/&gt;
kendi etini yiyen&lt;br/&gt;
Hamsun’u&lt;br/&gt;
düşünüyorum&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;kapaklanıyorum&lt;br/&gt;
odaya&lt;br/&gt;
yaşlı&lt;br/&gt;
bir adam&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;yukarı&lt;br/&gt;
aşağı&lt;br/&gt;
yanlamasına yüzen&lt;br/&gt;
bir cehennem balığı gecede.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;hava, ışık, zaman ve ferahlık&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
“-biliyor musun, ya ailem vardı başımda ya da iş, araya&lt;br/&gt;
hep bir şeyler girdi&lt;br/&gt;
ama şimdi&lt;br/&gt;
evimi sattım, nefis bir yer&lt;br/&gt;
buldum, geniş bir stüdyo, o ferahlık&lt;br/&gt;
o ışık, görmelisin&lt;br/&gt;
hayatımda ilk kez yaratmak için yeterince&lt;br/&gt;
mekanım ve ışığım olacak.”&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Hayır yavrum, yaratacağın varsa&lt;br/&gt;
bir maden ocağında günde 16 saat&lt;br/&gt;
çalışırken de yaratırsın&lt;br/&gt;
ya da &lt;br/&gt;
üç çocukla küçük bir odada&lt;br/&gt;
işsizlik yardımı ile&lt;br/&gt;
geçinirken,&lt;br/&gt;
vücudun ve beynin&lt;br/&gt;
kısmen parçalanmışken bile&lt;br/&gt;
yaratırsın,&lt;br/&gt;
kör&lt;br/&gt;
topal&lt;br/&gt;
felçli,&lt;br/&gt;
kent depremle, bombardımanla, selle,&lt;br/&gt;
yangınla boğuşurken sırtına bir&lt;br/&gt;
kedi tırmanır ve sen&lt;br/&gt;
yaratırsın.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Güzelim, havaymış, ışıkmış, zamanmış, ferahlıkmış,&lt;br/&gt;
yok bunların bu işle ilgisi&lt;br/&gt;
ve hiçbir şey yaratmazlar&lt;br/&gt;
yeni bahaneler bulmaya yarayacak&lt;br/&gt;
daha uzun bir hayattan&lt;br/&gt;
başka.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;yüreğin kartalı&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
bundan 2.000 yıl sonra&lt;br/&gt;
hâlâ burada iseler&lt;br/&gt;
ne yazacaklar&lt;br/&gt;
acaba?&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;şimdi&lt;br/&gt;
cabernet sauvignon içiyorum&lt;br/&gt;
Bach dinleyerek: çok tuhaf: bu&lt;br/&gt;
sürekli ölüm&lt;br/&gt;
              bu&lt;br/&gt;
sürekli hayat&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;sigara tutan&lt;br/&gt;
elime bakınca&lt;br/&gt;
ezelden beri&lt;br/&gt;
buradaymışım&lt;br/&gt;
gibi geliyor bana.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;şimdi&lt;br/&gt;
süngü takmış birlikler&lt;br/&gt;
komşu kasabaya giriyorlar.&lt;br/&gt;
köpeğim, Tony, bana&lt;br/&gt;
gülümsüyor.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;insanın kendini&lt;br/&gt;
nedenini bilmeksizin&lt;br/&gt;
iyi hissetmesi ne güzel:&lt;br/&gt;
ya da sinirli bile olsa&lt;br/&gt;
seçimi olabilmesi;&lt;br/&gt;
ya da biraz aşkı,&lt;br/&gt;
nefrete&lt;br/&gt;
dönüşmeyen.&lt;br/&gt;
güvenin, dostlar, ama tanrılara&lt;br/&gt;
değil,&lt;br/&gt;
kendinize:&lt;br/&gt;
sorma, &lt;br/&gt;
anlat.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;
cehennemin&lt;br/&gt;
gölgelerinde&lt;br/&gt;
ulvi&lt;br/&gt;
bir müzik&lt;br/&gt;
bekliyor&lt;br/&gt;
diyorum&lt;br/&gt;
size.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;şimdi&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
on yılları uçurup&lt;br/&gt;
yaşlılığa doğru kayarken&lt;br/&gt;
gerçekten kötü&lt;br/&gt;
tek bir kişi bile tanımadan&lt;br/&gt;
gerçekten olağanüstü&lt;br/&gt;
tek bir kişi bile tanımadan&lt;br/&gt;
gerçekten iyi&lt;br/&gt;
tek bir kişi bile tanımadan&lt;br/&gt;
kayarken yaşlılığa&lt;br/&gt;
on yılları uçurup&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;en kötüsü sabahlar.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;zafer&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
yaptığımız bütün antlaşmalara&lt;br/&gt;
uyduk&lt;br/&gt;
ve&lt;br/&gt;
zaman köpekleri&lt;br/&gt;
sararken etrafımızı&lt;br/&gt;
bizden&lt;br/&gt;
alabilecekleri&lt;br/&gt;
tek şey&lt;br/&gt;
hayatlarımız.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;ilk nefesle paramparça&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
tırabzan parıldarken&lt;br/&gt;
erken sabah güneşinde&lt;br/&gt;
tükeniyor günler&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;düşlerimizde bile &lt;br/&gt;
rahat yok.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;kırık anları yapıştırmaktan&lt;br/&gt;
başka bir şey gelmiyor&lt;br/&gt;
elden.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;varolmak bile&lt;br/&gt;
bir zaferse&lt;br/&gt;
şüphe edilmez&lt;br/&gt;
talihin inceldiğinden&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ölüme götüren&lt;br/&gt;
ince bir kan sızıntısından daha ince.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;hüzünlü bir şarkıdır hayat:&lt;br/&gt;
çok fazla ses&lt;br/&gt;
duyduk&lt;br/&gt;
çok fazla yüz&lt;br/&gt;
çok fazla vücut&lt;br/&gt;
gördük&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ve en kötüleri yüzlerdi:&lt;br/&gt;
kimsenin anlayamadığı iğrenç&lt;br/&gt;
bir şaka.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;barbarca, manasız günlerin birikimi&lt;br/&gt;
kafatasında;&lt;br/&gt;
kuru bir portakaldır&lt;br/&gt;
gerçek.&lt;br/&gt;
plan yok&lt;br/&gt;
çıkış yok&lt;br/&gt;
tanrısallık yok&lt;br/&gt;
mutluluğun serçesi&lt;br/&gt;
yok.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;hiçbir şeyle kıyaslayamayız&lt;br/&gt;
hayatı –kasvet&lt;br/&gt;
basar.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;göreceli olarak&lt;br/&gt;
cesaretten yana sıkıntımız &lt;br/&gt;
olmadı&lt;br/&gt;
ama, en iyi zamanlarda bile&lt;br/&gt;
olasılıklar düşük,&lt;br/&gt;
daha da kötüsü&lt;br/&gt;
sabitti.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ve daha da kötüsü:&lt;br/&gt;
biz hayatı boşa harcamamış&lt;br/&gt;
hayat bizim üstümüze boşa&lt;br/&gt;
harcanmıştı.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ışığa ve karanlığa&lt;br/&gt;
hapsolmuş&lt;br/&gt;
çıkarız&lt;br/&gt;
Rahim’den&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;yakalanmış ve uyuşmuş&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ılıman kuşakta yalnız&lt;br/&gt;
aptal ıstırabımızda&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;şimdi&lt;br/&gt;
tırabzan parlarken&lt;br/&gt;
erken sabah güneşinde&lt;br/&gt;
tükeniyor günler&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;&lt;b&gt;itiraf&lt;/b&gt;&lt;br/&gt;
bir kedinin yatağa sıçramasını&lt;br/&gt;
bekler gibi&lt;br/&gt;
beklerken&lt;br/&gt;
ölümü&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;karım için çok&lt;br/&gt;
üzülüyorum&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;sertleşmiş&lt;br/&gt;
solgun&lt;br/&gt;
bedenimi&lt;br/&gt;
görecek&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;bir kez, belki de&lt;br/&gt;
iki kez sarsacak:&lt;br/&gt;
“Hank!”&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;cevap vermeyecek&lt;br/&gt;
Hank.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ölüm değil beni&lt;br/&gt;
endişelendiren, bu hiçlik&lt;br/&gt;
yığını ile kalakalacak olan&lt;br/&gt;
karım.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ama birlikte uyuduğumuz&lt;br/&gt;
bütün o gecelerin&lt;br/&gt;
hatta yararsız tartışmaların&lt;br/&gt;
bile&lt;br/&gt;
harikulade şeyler&lt;br/&gt;
olduğunu&lt;br/&gt;
bilmesini istiyorum.&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;ve bugüne kadar&lt;br/&gt;
söyleyemediğim&lt;br/&gt;
o zor sözcükler&lt;br/&gt;
artık söylenebilir:&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;seni&lt;br/&gt;
seviyorum.&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/147794755</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/147794755</guid><pubDate>Fri, 24 Jul 2009 00:49:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>edebiyat</category><category>bukowski</category></item><item><title>Hüzünlü Havalar</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Knut Hamsun,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Hüzünlü Havalar&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Timaş Yayınları, ç. Behçet Necatigil&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hem mühendisin değiştiğini ben görmüyor muydum? İlk günü istasyonda şen şakrak konuşan o mühendis, şimdi köprüye giderken Bayan Falkenberg’i binde bir yanına alacak olsa, put gibi susuyordu. Köprüde durduklarını, kös kös önlerine baktıklarını görüyordum. Allahım, meğer aşk ne geçici bir şeymiş!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Başlangıçta iyiydi her şey! Bayan, ihtimal şöyle diyordu: Burası ne hoş! Irmak ve çağlayan ne kadar büyük, çağıltı ne tuhaf! Bir kasaba, sokaklar, insanlar… Sen de buradasın!  — Mühendis de şöyle cevap veriyordu ona: Evet, sen de buradasın! — Ah, birbirlerine ne kadar da tutkundurlar! Ama sonra bütün bu bahtiyarlıktan usandılar, aşırıya kaçtılar, aşkı metreyle ölçülen bir mal haline soktular; öylesine aptaldılar! &lt;br/&gt;[s.60-61]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;“Bana sordu: Bugünlerde öyle dertliyim ki, buna bir çare biliyor musun, Grindhusen? — Hayır, dedim, bilmiyorum, ama muhakkak siz kendiniz bilirsiniz! — Aynen böyle söyledim. — Nerde, dedi mühendis, cidden bilemiyorum. Ah ah, hep bu kadın milleti yüzünden oluyor bütün bunlar! — Evet, dedim, işin içine kadın girdi mi artık hayır bekleme o işten! — Bak bunda yerden göğe haklısın! dedi mühendis, — Ona akıl verdim: Kadını alır, yapılacak şeyi yapar, sonra da kıçına adamakıllı bir iki tekme, atarsınız başınızdan, beyim! — Evet, Allah bilir ya, hakkın var, Grindhusen! dedi mühendis ve neşelendi birden. Bir insanın birkaç sözle böyle canlanıp eski neşesine dönüverdiğini ben ilk defa görüyordum. Görülmeye değerdi doğrusu. Anlattıklarımın içinde en ufak bir yalan varsa boynum kıldan ince. Ben şurda şimdi oturuyorum ya, mühendis de şöyle şurda oturuyordu…”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Grindhusen anlatıyor, anlatıyordu.&lt;br/&gt;[s.63]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Kadın — Bilgeler kadın üzerine ne bilmekteler ki?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir bilge hatırlıyorum, kadınlar üzerine yazmıştı hep; kadın konusunda hep bir örnek otuz ciltlik tiyatro oyunları yazmıştı; ciltleri bir vakit büyük bir dolapta görüp saymıştım. Sonunda çocuklarını bırakıp giden bir kadın üzerine de bir kitap yazmıştı: Kadın, maceralar, eşsiz şeyler aramak için çocuklarını bırakıyordu. Peki, ya çocuklar ne oldular? Ah, pek gülünç bir şey bu, ve göçebe bir adam pek gülünç şeylere güler geçer.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bilge, ne anlar bilge, kadından?&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Birincisi, ancak yaşlandıktan sonra bilge olmuştur, böyle olunca da kadını artık sadece anılarıyla tanır. İkincisi, kadını hiç tanımamıştır ki ona ilişkin anıları olsun!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bilge olmaya kabiliyetli adam, cimrice yalnız bu kabiliyetiyle uğraşır, ona bakar, onu besler, önünde taşır, götürür onu, onunla geçinir. Bilge olmak için kadına gidilmez. Kadın üzerine düşüncelerini yazan, dünyanın en bilge dört büyük adamı, bu düşünceleri kendi kafalarından bulup çıkarmışlardır. İğdiş öküzlere binmiş genç, ihtiyar bilgelerdi bunlar. Kadını kutsallığı, tatlılığı, vazgeçilmezliği ile tanımadılar; hayır sadece kadın üzerine yazdılar, yalnız yazdılar. Tasavvur edin, kadınla karşılaşmadan, kadın nedir hiç görmeden!&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bilgelikten Tanrı korusun beni! Günün birinde döşeğimde ölürken etrafımı saracak olanlara, dudaklarım titreyerek şunları söyleyeceğim: Bilgelikten Tanrı korusun beni!&lt;br/&gt;[s.143]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/145982359</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/145982359</guid><pubDate>Tue, 21 Jul 2009 13:17:11 +0300</pubDate><category>more</category><category>knut hamsun</category><category>edebiyat</category><category>feminizm</category></item><item><title>Sonbahar Yıldızları Altında</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Knut Hamsun,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Sonbahar Yıldızları Altında&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Timaş Yayınları, ç. Behçet Necatigil&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Akşamları ormanda geziniyor, ya da mezarlığa gidip mezar taşlarındaki yazıları okuyor, aklımdan türlü şeyler geçiriyordum. Bir de ölü tırnağı arıyordum. Bir ölü tırnağı lâzımdı bana; bir merak, küçük bir eğlence işte! Bulduğum bir huş ağacı kökünden yumruk şeklinde bir pipo başı yapmaktı niyetim. Kapağını baş parmağa benzetecektim; tabiî bir biçim verebilmek için, bu parmağa bir de tırnak koymayı, yüzük parmağına da küçük bir altın halka geçirmeyi tasarlıyordum.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Bu gibi eğlencelerle başım beynim dinleniyor, diriliyordu. Artık telâş denen bir şey yoktu hayatımda ve hülyalarımdan hiç birini ihmâl etmiyordum; akşamlar benim olmuştu. Mümkün olsa da, diyordum, kilisenin kutsal olduğu, ölülerden korkmak gerektiği duygusuna ısınabilsem! Çok uzaklarda kalmış zamanlardan beri bu derin ve özlü mistisizme âşinâ olduğumu seziyor, bu duyguya tekrar bağlanmak istiyordum. Ben o tırnağı bulunca, mezarlardan sesleneceklerdi belki: “O benimdir!” Ben de dehşet içinde, tırnağı elimden atıp kaçacaktım. Ara sıra Grindhusen: “Yahu, çatıdaki şu fırıldak ne de acı ötüyor!” diyordu.&lt;br/&gt; “Korkuyor musun?”&lt;br/&gt; “Korkuyorum diyemem, ama geceleri ölülerin bitişiğinde yattığımı düşündükçe içim ürperiyor”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Bahtiyar Grindhusen!&lt;br/&gt;[s.31]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Geceleyin uyandım: Falkenberg samanlığın ortasında durmuş, bana sesleniyordu. Ayın ondördüydü, gökyüzü bulutsuz; arkadaşımın yüzünü açık seçik görüyordum.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; “Ne var?”&lt;br/&gt; “Al şu piponu!”&lt;br/&gt; “Neden?”&lt;br/&gt; “Dünyayı bağışlasan yine de istemem bunu. Bak, tırnak düşüyor”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Pipoyu aldım, tırnağın kalkmış olduğunu gördüm.&lt;br/&gt; “Ayışığında sırıtıyor gibi geldi bana” dedi Falkenberg. “Tırnağı nereden aldığını o vakit aklettim”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Bahtiyar Falkenberg…&lt;br/&gt;[s.46]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Pipodan ötürü beni övdü yüzbaşı, tırnağı nasıl çivilediğimi sordu: “Sanatkârsın, ustasın!” dedi bana. Mutfaktakiler durmuş, dinliyorlardı: Yüzbaşının, benim usta bir adam olduğumu söylemesi az şey değildi herhalde. Şimdi, Emma’yı o anda elde edebilirdim, diye düşünüyorum.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Korkudan ürpermenin ne olduğunu o gece öğrendim.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Bir kadın cesedi içeri girdi, yanıma geldi, sol elini uzatıp gösterdi: Baş parmağının tırnağı yoktu. Başımı sallayıp: “Hayır!” dedim. “Bir kere bir tırnak bulmuş, ama yine atmıştım, onun yerine bir midye kabuğu aldım” Ceset olduğu yerde kaldı yine de; yatakta korkudan buz kesmiştim. “Ne yapayım, oldu bir kere…” diye kekeliyordum. “Allah aşkına, bırak beni…” diyor, dualar mırıldanıyordum. Üzerime doğru yürüdü ceset; sağıma soluma yumruklar savurmaya başladım, bir çığlık kopardım, aynı anda Falkenberg’i duvara itmişim hızla.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; “Ne var?” diye bağırdı Falkenberg. “Ne oluyor Allahaşkına?”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Kan ter içinde uyandım, gözlerimi açtım; ve gözlerim açık, yataktan doğru, odanın karanlığında cesedin yavaş yavaş kayıp gittiğini gördüm.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; “Ceset!” dedim içimi çekerek. “Ölü, tırnağını istiyor”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Yatağında doğruldu Falkenberg, o da benim gibi uyanıktı tamamen.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; “Gördüm!” dedi.&lt;br/&gt; “Sen de gördün ha? Ya parmağı? Uff!”&lt;br/&gt; “Dünyayı bağışlasan senin yerinde olmak istemem”&lt;br/&gt; “Bırak ben de duvar tarafında yatayım!” diye yalvardım.&lt;br/&gt; “Ya ben?”&lt;br/&gt; “Senin için tehlike yok; ön tarafta yatabilirsin!”&lt;br/&gt; “Ölü önce beni götürsün diye mi? Hayır, ben yokum bu işte”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Tekrar yattı Falkenberg, ve battaniyeyi üzerine çekti.&lt;br/&gt; Gidip Petter’in yanında mı yatsam, diye düşündüm bir an; artık iyileşmeye başlamıştı, hastalığı bana geçecek değildi ya! Fakat merdivenlerden aşağı inmeyi gözüm almadı.&lt;br/&gt; Berbat bir gece geçirdim.&lt;br/&gt; Ertesi sabah tırnağı araya araya yongalar, talaş tozları arasında buldum; orman yolunda toğrağa gömdüm.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; “Tırnağı, nerden aldınsa oraya bırakman gerekmez mi?” dedi Falkenberg.&lt;br/&gt; “Çok uzak orası; az yol değil ki!”&lt;br/&gt; “Öyle yapmadın diye suçlu çıkmasan bari! Ölü belki burada değil de, orada istiyor bu tırnağı…”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Fakat bütün korkum geçmiş, gün ışığı beni küstahlaştırmıştı: Falkenberg’in bâtıl inancına güldüm: “İlim, senin bu görüşünü çoktan boşladı!” dedim.&lt;br/&gt;[s.64-65]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Akşam üstü yüzbaşı geldi:&lt;br/&gt; “Sizi zahmete sokmamak için hanımları arkadaşınızla göndermeyi düşünmüştüm, fakat matmazel Elisabet sizi istiyor” dedi bana.&lt;br/&gt; “Beni mi istiyor?”&lt;br/&gt; “Evet, eski dostuymuşsunuz onun”&lt;br/&gt; “Şey, arkadaşım da götürebilir pekâlâ”&lt;br/&gt; “Sizin bir engeliniz mi var?”&lt;br/&gt; “Yoo, hayır!”&lt;br/&gt; “Güzel, o halde siz gidiyorsunuz”&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Derhal şunu düşündüm: Haha, bir bıçkı icat ettim diye, bayanlar beni tercih ediyorlar; süslenirsem yakışıklı görünürüm, parlarım âdeta.&lt;br/&gt;[s.71]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; İnsanları anlamak; kim kaçık, kim akıllı, bunu bilmek kolay değil! Ne mal olduğumuzun anlaşılmasından Allah korusun bizleri!&lt;br/&gt;[s.123]&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;…&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Kadına gelince: Kadın, bütün bilgelerin oldum olası bildikleri gibi, anlayıştan yana alabildiğine fakirdir; fakat sorumsuzluktan yana zengin; kendini beğenmişlikten, düşüncesizlikten yana zengin. Kadında çocukluktan çok şeyler vardır, ama çocuktaki mâsumluktan hiçbir şey.&lt;br/&gt;[s.125]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/145532641</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/145532641</guid><pubDate>Mon, 20 Jul 2009 22:34:00 +0300</pubDate><category>Knut Hamsun</category><category>edebiyat</category><category>more</category></item><item><title>Son Mutluluk</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Knut Hamsun,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Son Mutluluk&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Timaş Yayınları, ç. Behçet Necatigil&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ben bu işi daha da önemli görebilirim, çünkü buralarda dolaşacak ve düşüneceğim: Örsümde koca koca demirlerim var dövülecek! Nietzsche olsa şöyle derdi herhalde: “Söylediğim son sözü beğendi insanlar; beğendiler ki başlarını salladılar!” Benim son sözümse şu oldu: Ormanlara gitmek! Anlamıştım çünkü: Yalan ya da saçma olacaktı benim son sözüm…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;O yüzden Nietzsche gibi konuşmadım, yalnız kalkıp ormanlara gittim.&lt;br/&gt;[s.17]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Senin anlamadığın bir yaşamak bu! Yerin yurdun şehirde senin, evet ve sen onu biblolarla, resimler ve kitaplarla donatmışsın; senin karın, hizmetçilerin, yüz türlü masrafın var ve uyanıkken ve uykuda eşyalarla, olaylarla cenkleşmektesin, hiçbir zaman senin başın dinç değil. Benimki dinç! Fikir ve zekâ ürünlerin, kitaplar, sanat eserleri, gazeteler senin olsun! Kahveler, gazinolar ve her zaman bana dokunan viskin senin olsun! Ben burada ormanları dolanıyorum ve çok iyiyim. Zekice sorular sormaya kalkar da beni çıkmaza sokmak istersen vereceğim cevap belki ancak şu olur: “Her şeyin başı Allah ve insanlar bu sonsuz evrende yalnız ve yalnız noktacıklar ve lifçiklerdir, buna emin ol!” Hoş, sen de o kadar ileri gitmedin ya; gitsen de sorsan: “Nedir sonsuzluk?” ben de aynı yere erişir ve cevap verirdim: “Sonsuzluk, sadece yaratılmamış zamandır, yaratılmamış zaman tamamen!” Küçük dost! Gel buraya, gelirsen cebimden bir ayna çıkarır, yüzüne bir gün ışığı düşürür ve aydınlatırım seni, küçük dost!&lt;br/&gt;[s.19]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ben bütün bunları düşünüyorum. Ya sen? İki gazetene de baktın, karşılaştırdın mı, yaşlılık sigortası konusunda Norveç kamuoyu ne düşünüyor, öğrendin mi bari?&lt;br/&gt;[s.21]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Korkunç şekilde yaşlı, doksanında belki, gözlerinde hayır kalmamış, bunamış gibi, gövdesi de kurumuş kavrulmuş adeta. Ellerini kımıldatarak günyüzüne çıktıkça, sanki tekrar bir ana karnından kopup geliyor, yeni bir alemle karşılaşıyor. Aa, bu nasıl şey, çiftlikte binalar var, diye düşünüyor sanki: binalara bakıyor. Samanlık kapısı açıksa kapıya da bakıyor ve düşünüyor: Aa, bu nasıl şey, aralık bir kapıya benziyor, ne acaba? Tıpkı aralık bir kapı…&lt;br/&gt;Ve duruyor, gözlerini kapıya dikiyor.&lt;br/&gt;[s.43]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Keçi kılığındaki o iki İngiliz benden ghiç çekinmemişlerdi; ben sadece bir yerliydim, bir Norveçli; bu güçlü kuvvetli turistlerin karşısında sadece susmam gerekiyordu. Onlarsa koşucuları, araba sürücüleri ve türlü ahlâksızlıkları olan millettendiler; Almanya’nın dinç, sıhhatli kaderi günün birinde bunların hakkından gelecektir…&lt;br/&gt;[s.54-55]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Evet, kendime özgü bir yazarlığım oldu; çoğundan daha iyi bir yazarlık; bunu iyi biliyorum. Ama bunda benim fazla bir başarım yok, çünkü ben doğuştan yetenekliyim bu işe. Böyle bu.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Aksini de denedim, fark etmedi; kendi kendime düşündüm yani: Bunu bir başkası söylemiş olsaydı! Eh, başkaları da zaman zaman herhalde söylediler bunu, ama bana bir etkisi olmadı. Ben daha ileri gittim, kendimi başkalarının edebî küçültmelerine, bile bile hedef ettim, ama bunun bana bir zararı olmadı. Şu halde yaptığımdan eminim ben. Buna karşılık, yaşayışım, bana önemli bir öz kazandırdı. Bu öze saygı gösterilmesini istemek hakkım şüphesiz, çünkü onun elde edilmesine benim de epey emeğim geçti. Beni değersiz bir adam yapıp çıkmalarında sahtekârlık var tabii. Ama bizde bir öz bulunuyorsa bu yutturmacaya da katlanabiliriz.&lt;br/&gt;[s.77]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şimdi bana inanma, küçük dost, burada başkaldır bana! Her yerde bir profesör bulabilirsin; okuldan gelme birkaç tarih bilgisine sahip, doğuştan değersiz bir profesör; ona sor! O sana ufkunun kavrayıp aklının alabileceği beylik açıklamalar yapacaktır.&lt;br/&gt;[s.88]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Belli bir yeri özlemişliğim yok, işte yalnız bir özlem var içimde.&lt;br/&gt;[s.98]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Yalnızlıkla karanlıktaki o yücelik, o mistik yön, insanda onlara karşı bir ihtiyaç yaratıyor. Fakat insan başkalarını bırakıp gidiyorsa sırf kendi kendine de katlanabileceğinden değil bu; hayır, hayır! Bunun mistik tarafı şu: her şey insana uzaklardan uğuldar, oysa yakınındadır çok. İnsan bir sonsuzluğun içindedir. Herhalde Tanrı bu işte! Kendi kendisi olmak, bir bütünün parçası olarak.&lt;br/&gt;[s.102-103]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şimdi şu anda odasına gitmiş, döküntülerini topluyor, bizim buradan ayrılmaya hazırlanıyor, yaz bitti ya, ayrılacak. Ama bu iş için çok vakit lâzım ona: Öyle çok döküntüsü var ki, kıyı bucakta bir sürü. Fakat bu arada belki de Latince “mensa” kelimesinin isim tamlamasında tamlanan olunca alacağı eki bilmekle avutuyor kendini.&lt;br/&gt;[s.112]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Öğretmen Staur da gitti. Torezinnen dolaylarında bitki toplamak çok vaktini almıştı, sofrada da bitkilerden konuşurdu hep. Okumuş adamdı; anlara Latince isimler takar, özelliklerini söylerdi. Seminerde neler neler öğrenmişti. “İşte bakın, bunun adı Artemis Cotula!” demişti. Bilgi dağarcığı kezâ yüklü Matmazel Torsen hatırlamış, hatırlatmıştı: “Evet, doğru, bol bol alın yanınıza”&lt;br/&gt;“Neden?”&lt;br/&gt;“Böcek öldüren bir tozdur da onun için.”&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Öğretmen Staur bunu bilmiyordu. Küçük bir tartışma oldu, Muavin Höy’ün müdahale etmesi gerekti. Hayır, öğretmen Staur bilmiyordu bunu. Ama bitkileri türlerine göre ayırıyor, isimlerini ezbere biliyordu. Çok hoşlanıyordu bu işten. Bölgesindeki köylü çocukları bu türleri ve isimleri bilmiyorlar, öğretmen gerekiyordu onlara. Çok hoşlanıyordu bu işten.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ya ormanların, bitkilerin ruhunu biliyor muydu? Bitkiyi keserler, bu yıl dibinden keserler de ertesi yıl yeniden biter o. Bu mucize, Staur’a bir hûşû, bir sessizlik veriyor muydu? Ve taşlar ve fundalar, ağaç kökleri, ot, orman, rüzgâr ve bütün dünyayı örten koca gökyüzüyle dost muydu o? Artemis cotula…&lt;br/&gt;[s.55-56]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/144251280</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/144251280</guid><pubDate>Sat, 18 Jul 2009 21:03:52 +0300</pubDate><category>more</category><category>Knut Hamsun</category><category>edebiyat</category></item><item><title>Tersten Perspektif</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Pavel Florenski,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Tersten Perspektif&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Metis Yayınları, 2007 (orj. 1920)&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Florenski’ye göre Ortaçağ’ın bitiminden bu yana egemen olan anlayış, gözü dünyanın efendisi konumuna getiren ve ona dünyanın ve bu dünyanın ardında yatan görünmezliğin temsilini bahşeden görüştür: gözü bedenden, retinayı dokunmadan koparan bir dünya algısıdır bu. […] Yeniçağ’a özgü görme biçimi derken ilk aşamada kastedilen, kaçınılmaz olarak merkezî perspektiftir: resim mekânında neyin önde, neyin arkada ve neyin uzakta neyin yakında olduğunu belirleyen bu sanatsal yöntem, kartezyen egemenliğin uzantısıdır: onun sayesinde dünya ehlileştirilmekte, karşıdan bakılabilir ve denetlenebilir bir uzama dönüştürülmektedir. […] Florenski’ye göre yanılsama ve yanıltmaca üzerine kurulu Antik Yunan tiyatrosundan soluklanan ve “izleyiciyi… tıpkı Platon cehennemindeki mahkûmlar gibi… sıralara zincirleyen”, onu” tek bir gözü varmış ve o da hareketsizmiş gibi” davranmaya zorlayan bir tavırdır bu… Uzun Ortaçağ yılları boyunca egemenliğinden feragat etmiş ve kartezyen felsefeyle, merkezi perspektifle ve önce &lt;i&gt;camera obscura&lt;/i&gt;, sonra &lt;i&gt;stereoskop&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;panopticum&lt;/i&gt;‘la yeniden dünyaya gelmiş bir tavırdır.&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;Dış dünyayı bir yandan özel mülke ve tabloya (Foucault) dönüştüren ve gözü onun maliki ilan eden &lt;i&gt;camera obscura&lt;/i&gt;, diğer yandan akıl için olduğu gibi, gözün yolunun da bir olduğunu vurgulamaktadır: Farklı açılardan ve devingen bir bakış değil, gözün öznellikten ve bedensellikten kurtulmuş genelliğidir önemli olan. Florenski bu nedenle Yeniçağ’a özgü bakışı -modernizmin kendi söyleminin tam aksine- öznellikten ve kişisellikten uzak bir bakış olarak tanımlar. Aslında amaç görmek değil görmemek; kişisel bir bakışa sahip olmak değil, olmamaktır.&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;İşte bu yüzdendir ki, bir önceki yüzyılın ortalarından bu yana &lt;b&gt;Ruskin&lt;/b&gt;‘le ve &lt;b&gt;Bergson&lt;/b&gt;‘la, &lt;b&gt;Cézanne&lt;/b&gt;‘la ve izlenimcilerle, göze masumiyetini ve vahşiliğini yeniden bahşetme, Ruskin’in deyimiyle, birden gözleri açılan bir kör gibi görme çabası, yirmili yılların kuramlarında ve manifestolarında belirgin bir biçimde kendini gösterir.&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;Florenski [bunun] üstüne yürür: Daha Mısır’dan başlayarak merkezi perspektifin bilindiğini öne sürerken, kültürlerin yüzyıllar boyunca merkezi perspektifi kullanmama nedeninin çocukluk ya da beceriksizlik değil, Yeniçağ’ınkinden farklı bir varlıksal kaygı olduğunu vurgular: Amaç, görünmeyenle görüneni benzeştirerek onlar üzerinde hükümranlık kurmak değil, bir çocuk saflığıyla görünmeyene hayran olmak ve teslimiyet duymak, onun benzeşim ilkesi sayesinde ele geçirilemeyeceğini teslim etmektir.&lt;br/&gt;[s.9-13, &lt;b&gt;Zeynep Sayın&lt;/b&gt;, Sunuş’dan]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Öklidci ve Kant’çı uzay anlayışının “gerçek ve doğru uzay anlayışı” olduğu düşüncesinin kırılması lazımdır: Çünkü “bu, her türlü eğrilikten yoksun, her yerde aynı özellikleri gösteren, eştürden, sonsuz ve sınırsız, üç boyutlu bir uzaydır”. Kaldı ki bu uzayda mutlak ve merkezi olan tek bir nokta mevcuttur ve burası, dünyanın merkezidir. Böyle bakınca natüralist ve merkezi perspektife dayalı bir resim, dünyayı kendi merkezi durma noktasından seyretmekle kalmamakta, kendini tek gözlü bir dev olarak ortaya koyarak varoluş bütününün hareketsiz ve tümüyle değişmez olduğunu varsaymakta; kendini arzın merkezi zannederken aslında kendi edilgenliğini savunmaktadır.&lt;br/&gt;[s.22, &lt;b&gt;Zeynep Sayın&lt;/b&gt;, Sunuş II’den]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/137793470</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/137793470</guid><pubDate>Wed, 08 Jul 2009 18:35:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>sanat</category><category>florenski</category></item><item><title>Bir arada: Vaad ve Baskı</title><description>&lt;p&gt;Bu “akıl” kavramı Fransız devletinin devrimden bu yana giriştiği birçok uygulamanın temelinde yatar ve genel Fransız zihniyetinde belirleyici bir rol oynar […] Fransız devletinin yalnız kendi sınırları içindeki farklı “etni”lere değil, sömürgelerindeki insanlara yaklaşımında da aynı tavrı görebiliriz. Gineli bir zenci, belirli bir eğitimi aldığında, o evrensel insan aklına ulaşabilir, ilerici Fransız düşüncesine göre. Bu nedenle Fransızlar kolonilerinde yerli geleneklerle çatışmışlar, onları değiştirmeye çalışmışlardır. Örneğin Cezayir’de Arap kadınların çarşafı terk etmelerini evden dışarı çıkmalarını sağlamak için uğraşmış ve tabii o ölçüde tepki yaratmışlardır. Bunun bir küstahlık olduğu açıktır; öte yandan, soruna yalnız “tepki”den bakmayıp neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışırsak, işin içinde, bütün naifliğine rağmen, Araplara “evrensel aklın yolunu açmak” gibi iyi niyetli bir proje de vardır.&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;Fransa, Voltaire çizgisinde radikalizmini geliştirirken, İngiltere’de en etkili düşünür liberal-muhafazakâr Edmund Burke’tü. İngiliz üslûbu, dünyada birden fazla akıl olabileceğini kabul ediyor ve bundan kaygı duymuyordu.. Fransızlardaki idealizm yoktu İngilizlerde - pratik tavırlarıyla, olanı olduğu gibi kabullenerek bunun içinde iş yapmayı tercih ediyorlardı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu tavır İngiliz tipi kolonyalizmde kendini gösterir. İngilizler işgel ettikleri yerlerde kendi mutlak egemenliklerini garanti altına alacak yapıları kurmaktan geri durmadılar. Ama egemen oldukları halkların geleneklerini, alışkanlıklarını, zihniyetlerini değiştirmeye kalkışmadılar. Yani, Fransızların yaptığı küstahlığı onlar yapmadılar. Bunu bir görece olumluluk olarak kaydetmek mümkün, ama olaya bir de öbür ucundan bakabiliriz: İngilizler, zihniyetlerini değiştirmeye kalkışmadıkları bu insanların değerlerine öyle fazla saygı duymuyorlardı. Müdahale etmemelerinde, “bunlar da böyle yaşayı dursunlar, uğraşmaya değmez”, tavrının önemli payı vardı&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;Denebilir ki Osmanlı yaklaşımı, İngiliz yaklaşımına çok benzer, Cumhuriyet ise Fransız zihniyetine yönelir.&lt;br/&gt;[s.92-94]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;b&gt;Murat Belge,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye?&lt;/i&gt;&lt;br/&gt; Birikim Yayınları, 1995&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;

&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ne kadar kaba ve ikiyüzlü olabilirse olsun, Kemalizmin taşraya uyguladığı baskı her zaman bir vaadi, modernleşme, medenileşme vaatlerini içinde taşıyordu. Bu, yalnızca Kemalizm gibi nispeten cılız sayılabilecek bir baskı aygıtı için değil, bütün geleneksel baskı aygıtları için de geçerli. Erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısı, bir aşk vaadinin dışında tasavvur edilebilir mi?&lt;br/&gt; [s.107]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;b&gt;Nurdan Gürbilek,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Vitrinde Yaşamak: 1980’lerin Kültürel İklimi&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Metis Yayınları, 1992&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/136019737</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/136019737</guid><pubDate>Mon, 06 Jul 2009 00:38:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>bir arada</category><category>Murat Belge</category><category>Nurdan Gürbilek</category></item><item><title>Vitrinde Yaşamak</title><description>&lt;p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Nurdan Gürbilek,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Vitrinde Yaşamak: 1980’lerin Kültürel İklimi&lt;/i&gt;&lt;br/&gt; Metis Yayınları, 1992&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;1980’lerin Kültürel İklimi&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Böylece 80’lerde, Türkiye’de ilk kez yaygın olarak tüketilebilecek bir “pop tarih” kuruldu. Bunu mümkün kılan şey, imgeleri tarihsel yükünden kurtaran, geçmişi bir alıntıdan ibaret kılan, tümüyle keyfi ve nedensiz bir idlin çeşitli alanlarda yaşar kılınabilmesiydi. Bu dili, her şeyden önce reklamcılık kışkırttı. Reklamların dili yalnızca sözü görüntünün, imgenin hizmetine sunmakla kalmadı, aynı zamanda bütün kültürü bir malın pazarlamasında kullanılabilecek bir hammaddeye, sınırsız bir alıntılar toplamına da dönüştürdü. Kültürle ilişkiyi bir jest ve büyülenme, bir ani uyarı ve şık, bir vitrin ve seyir ilişkisi haline getirdi. Bir nesneyi tanıyanlarla tanıtanları, tanımaya dayanan bilgiyle tanıtım bilgisini birbirinden koparırken, bir yandan da başka alanlarda da kullanılabilecek yeni bir dili, söz ettiği nesneyle ilişkisi nedensiz ve keyfi olan, günlük konuşma dilinden, haber dilinden, teknik dilden, teorik ya da felsefi dilden, argodan, edebi ya da politik dilden alıntılar yapan, ama hepsine eşit uzaklıktaki sentetik bir dili de özendirdi.&lt;br/&gt; [s.24]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu keyfilik birçok alanda birden etkili oldu. Haber başlıklarının 80’lerde aldığı biçimi düşünün. Haber verilen dünyayla bağlarını koparmış, artık kendi için çalışan, kendi için varolan, kendine has bir dünya kuran başlıklardı bunlar. Esas olarak bir oyuna, çoğu zaman haber verilen şeyle hiçbir ilgisi olmayan bir espriye, genellikle de bir ses oyununa dayanıyorlardı. 80’lerin ortalarında önce haftalık haber dergilerinde görülen, zamanla bütün basını saran haber başlıklarına göz gezdirmek yeterli: Panama’da İç Kanama (Panama üzerine), Katibime Cola’lı Gömlek (Coca Cola üzerine), Türk Müziğinde Suna Kan Davası (Suna Kan’la yapılmış bir söyleşi), Dalyan’ın Kerataları (Caretta Caretta’lar üzerine). &lt;br/&gt; [s.26]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Vitrinde Yaşamak&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Galleria Ataköy’de dükkanı olan biri, bir gazeteciyle görüşmesinde Galleria’yı Kâbe’ye benzetmiş. Benzetme, gerçekten de çoğunluğun Galleria’yla neden ilişki kurduğunu açıklıyor. Galleria’ya gitmek için, bir yolculuk yapmak gerekiyor […] iş, sinema ya da tiyatro çıkışı uğranabilen bir yer değil, ancak “ziyaret edilebilen” bir yer. […] Birçok açıdan bir mesire yerine, en çok da malların sergilendiği ve seyredildiği, Meta’nın ziyaret edildiği bir fuara benziyor. Galleria, alışverişi şehir hayatının bir parçası olmaktan çıkarıp kendi başına bir amaç, malları kullanım değerleri bütünüyle silinmiş bir değişim değeri haline getirmekle kalmıyor, bakılanla kurulan ilişkiyi de önemli ölçüde değiştiriyor. İnsanlara kendi şehirlerinde turist olma imkânını veriyor; mekânla kurulabilecek tanışıklık ilişkisinin imkânlarını tümüyle ortadan kaldırarak.&lt;br/&gt; [s.30-31]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Simmel yabancıyı “bugün gelip, yarın kalan” kişi olarak tanımlamıştı. Turist bugün gelip yarın giden kişiyse eğer, yabancı da bugün gelip yarın gidemeyen, geri dönme imkânı olmayan kişidir. Bu tanımdan yola çıkarak, arabeskin şehirdeki yabancıya, şehre yabancı olana seslendiği söylenebilir. Şehre gelip köye dönme imkânı olmayan, ne köylü ne şehirli olanın müziğidir arabesk.&lt;br/&gt; [s.33]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;“İlkin sürücülerin devamlı radyoyu açık tuttuğu görüldü. Kültürlerine yabancı müzikler çıkınca istasyon değiştiriyorlardı. Hele gece yarısından sonra araba sürenler, Türk istasyonları sustuktan sonra geç saat yayın yapan Arap radyolarını bulma alışkanlığı edinmişlerdi. Sanırım arabeskin icadına giden yolda önemli bir dönemeç oldu bu alışkanlık.”&lt;br/&gt; [s.33, dipnot’ta, &lt;b&gt;Murat Belge&lt;/b&gt;’nin &lt;i&gt;Tarihten Güncelliğe&lt;/i&gt;’sinden alıntı, Alan Yay., 1983, s.80-83]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Özal, son seçimlerde istediği oyu alamazsa siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Dalan, Tempo dergisinde İstanbul metrosuyla ilgili yolsuzlukları açıklayan bir haber yer yayımlanınca, ertesi gün hemen dergiyi mahkemeye vereceğini açıkladı. Ama ne Özal siyasetten çekildi, ne de Dalan dergiyi mahkemeye verdi. Bütün bunlar basında bir kere yer aldıktan sonra, Özal “çekiliyorum” demekle çekilmiş, Dalan “mahkemeye vereceğim” demekle dava açmış gibi oldu. Bütün bunlara karşı çıkmak için, bir başkası da çaresizlik içinde “kendimi yakacağım” diyebilir, bu da bir jesttir ve kendini yakmış kadar olur. Sözün geçersiz olduğu, bir simgeye dönüştüğü bir toplum, muhalefeti de kendisi gibi bir jest, bir simge olmaya zorlar.&lt;br/&gt; [s.36]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Mahrumiyet&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;80’lerde yalnızca özel hayatın dili kamusallaşmadı, kamunun dili de giderek özelleşmeye, “dış” da “iç”miş gibi yapmaya başladı. Bu dönemin haber dergiciliğinin en önemli yeniliği, haberi mutlaka özel hayatlara gönderme yaparak aktarması, haberi okura bir hayat hikâyesiymiş gibi sunmasıydı. Reklam spotları gibi haber başlıkları da özel mesajlara dönüştü (Bir Caz Gecesi Rüyası, Felsefenin Sefaleti, Trafiğin Dayanılmaz Ağırlığı, Yeşil Salatanın Dayanılmaz Hafifliği). Eleman arama ilanları giderek “hayat arkadaşı” ilanlarına benzemeye başladı. [B]u ilan dilinin temel özelliği, işyeri ile özel hayat arasındaki farkı ortadan kaldırması, insanları örneğin “güleryüzlülük”leriyle, “sıradışılık”larıyla, işe duydukları “tutku”yla, kısacası kişilikleriyle, bir mutluluk vaadiyle çağırıyor olması. Öyle ilanlar ki bunlar, insanları belirli bir işi üstlenecek işçiler olarak değil, belirli bir “hayat tarzı”na uyum gösterecek, işverenleriyle ya da diğer işçilerle sanki bir özel hayatı paylaşacak kişiler olarak tanımlıyor.&lt;br/&gt; [s.67]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Gecekondular daha önce de vardı, ama İstanbul’un “elden gittiği” en çok gecekondulaşmanın hızını kaybettiği 80’lerde dile getirildi. Arabesk denen müzik 70’lerde de vardı, ama bu ancak 80’lerde bir söylem nesnesi haline geldi.&lt;br/&gt; [s.69]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Krizin İmkânları&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Stalin döneminin kültür sözcüsü Jdanov, 1948’deki Sovyet Müzik İşçileri Konferansı’nda biçimci ve atonal müziğin “normal insan kulağının temel fizyolojisine aykırı düşen” bir müzik olduğunu, insanın “ruhsal ve fizyolojik dengesini bozduğunu” savunmuştu.&lt;br/&gt; [s.81]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bastırılmışın Geri Dönüşü&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ne kadar kaba ve ikiyüzlü olabilirse olsun, Kemalizmin taşraya uyguladığı baskı her zaman bir vaadi, modernleşme, medenileşme vaatlerini içinde taşıyordu. Bu, yalnızca Kemalizm gibi nispeten cılız sayılabilecek bir baskı aygıtı için değil, bütün geleneksel baskı aygıtları için de geçerli. Erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısı, bir aşk vaadinin dışında tasavvur edilebilir mi?&lt;br/&gt; [s.107]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Marshall McLuhan’a televizyonda neden hep kötü haberler gösteriliyor diye sorduklarında, o bunun böyle olmadığını söylemiş: “Reklamlar iyi haberlerdir”. Ama şu da doğru: Televizyon haberinin seyirciye verdiği en iyi haber aslında kötü haberdir. Çünkü buradaki esas haber kötülüğün dışarıda, seyircininse içerde, güvende olduğudur.&lt;br/&gt; [s.115]&lt;/p&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/136017300</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/136017300</guid><pubDate>Mon, 06 Jul 2009 00:32:00 +0300</pubDate><category>Murat Belge</category><category>Nurdan Gürbilek</category><category>arabesk</category><category>more</category></item><item><title>Aşk Dalgası</title><description>&lt;p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;b&gt;Ömer Seyfettin,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Aşk Dalgası&lt;/i&gt; içinde, aynı adlı hikayeden&lt;br/&gt;Rafet Zaimler Kitap Yayınevi, 1964. 190 sayfa&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;i&gt;&lt;br/&gt;Türkiye’nin ve onun kültürünün “din, ananeler, âdetler, kânunlar, hükûmetler, zabıtalar, aile teşkilatı, hattâ kadınlar” yoluyla bırak aşkı, sevişmeyi, kadınlarla erkeklerin birbirlerinin yüzlerini görmeyi bile yasakladığını kızgınlıkla uzun uzun anlattıktan sonra…&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;i&gt; &lt;/i&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;br/&gt;Muhitimizin dininden, ananelerinden, âdetlerinden, ulemâlarından, ih­tiyarlarından, mürtecilerinden,   hükümetin zabıtasından ziyade bu aşk yasağını istiyen kimlerdir, biliyor musun? Kadınlar, Türk kadınları… Bunlar aşkın ve güzelliğin en korkunç düşmanlarıdır! Dışarıda kendi kavminden hiçbir kadın yüzü görmiyen erkeklerine evlerinde de bir baka­cak yüz göstermezler.   Dışardaki zabıtanın en dehşetlisi evdedir. Meselâ hizmetçi alacaklar, değil mi? En çirkinini bulurlar. Çiçek bozuğu, büyük ağızlı, kalın dudaklı, çar­pık dişli, eğri burunlu berbat bir şey… Her gün karşınız­da gezen, yemeklerinizi getiren bu kızı daha ziyâde çir­kinleştirmek için hususî bir maharetleri, hususî bir  de­hâları vardır. Kuvvetli ve fırlak kalçaları görünmesin di­ye gayet bol esvap giydirirler. “Etrafa dökülüyor” baha­nesiyle saçlarını sımsıkı bir yemeni ile bağlarlar. Zavallı­yı hâlis bir orangotana çevirirler. “Beyin hiç yüzüne bak­mayacaksın, yanında lâf etmiyeceksin, bir şey sorarsa ce­vap vermiyeceksin, kolların açık, çorapsız yanına girmiyeceksin… ve ilâh.” tenbihlerini vermekte gecikmezler. Bir hizmetçinin aleyhinde bulunurken: “Çalışkan, temiz, atik kız amma, ağzı burnu yerinde”, derler. Ağzı burnu yerinde olmak onlar için en affolunmaz bir cinayettir. Genç kız-larla görüşmek ve sevişmek asla mümkün olmadığından “evlenmek” meselesi de onların elinde bir mâdendir. İstedikleri gibi işletirler. En birinci emelleri oğullarına, yahut kardeşlerine çirkin bir kız almaktır. Tanımadıkları evlere “görücü” giderler. Ve erkeklerin bir çoğu daha hâlâ bilmezler ki, bu görücü hanımlar güzelden ziyâde bir çir­kin ararlar.. Ve mutlaka da bulurlar. Güzel bir kız alır­larsa kardeşlerinin yahut oğullarının onu seveceğini, onun lâfını dinliyeceğini ve sonra kendi pabuçlarının dama atı­lacağını düşünmek onları çıldırtır.   Güzellikten dehşetle ürkerler. Bunun için İstanbulda koca bulamıyan, evde ka­lan kızların yüzde doksanı en güzeller, en cazibeliler, en sevimlileridir.&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;[s.12-13]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3645/3690558844_b29e5cf507.jpg" height="334" width="500"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2484/3690558838_b1b9d71f3a_m.jpg" height="240" width="211"/&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2212/3671928882_8701f0fb66_m.jpg" height="240" width="171"/&gt;&lt;/p&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/135504018</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/135504018</guid><pubDate>Sun, 05 Jul 2009 00:24:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>feminizm</category><category>ömer seyfettin</category></item><item><title>Varoluşçuya kız yok</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Roger L. Shinn,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Egzistansiyalizmin Durumu&lt;/i&gt; [ The Existentialist Posture ]&lt;br/&gt;Amerikan Bond Neşriyat Dairesi, 1963&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu derin ve dramatik insanlar (Pascal, Kierkegaard, Dostoyoevski, Nietzsche ve Marx) aralarında pek az bir anlaşma veya hiç anlaşma olmadan bu günün yaşama şartlarını değiştirmişlerdir. Hepsi normalin dışında idiler, hepsinin sıhhati bozuktu, yalnız kişilerdi, ya hiç arkadaşları yoktu veya arkadaşlarına karşı çok kötü davranırlardı. Hepsi muztaripti. Üçü delirmenin eşiğine kadar gitmişti*. Hiç birisi bir ananın çocuğu için arzulayacağı bir tip değildi.&lt;br/&gt;[s.29]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;* &lt;i&gt;Pascal, Dosto ve Niçe olmalı&lt;/i&gt; -F.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Dedikoduların aksine egzistansiyalistlerin cevabı, insanların gülmez olduğunu görmek gibi kötü bir arzu değildir. Onlar da partileri, sporu ve dostluğu severler. (Kierkegaard tiyatroya bayılırdı) Fakat egzistansiyalist, “hayattan zevk alırken ne yaptığını bil.” der.&lt;br/&gt;[s.36]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;[Sartre] Paris’te bir bohem hayatı yaşayan, nerede olsa çevresini dostlar saran pitoresk bir kişidir. Paris’te Amerikalılar sevdiği kahvede oturmuş yazmakta olan Sartre’a baka kalıyorlar ve dönüşte adamı ciddîye almaya imkân bırakmayan efsaneler anlatıyorlardı. Fakat bilmedikleri iki şey vardı:  1. Kahvelerde yazmak bir Fransız an’anesidir.  2. Sartre’ın otel odasının soğukluğu komşu kahvede yazmayı pratikleştiriyordu. Gerçekte Sartre ciddî bir filozoftur.&lt;br/&gt;[s.47]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/134164771</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/134164771</guid><pubDate>Thu, 02 Jul 2009 17:22:18 +0300</pubDate><category>more</category><category>felsefe</category><category>sartre</category><category>nietzsche</category><category>dostoyevski</category><category>marx</category></item><item><title>Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye?</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Murat Belge,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye?&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;Birikim Yayınları, 1995, 415 sayfa&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bizim siyasî kültürümüzde demokrasi neredeyse mitolojik bir şey ya da belki “nirvana” gibi uzaklarda, herkesin erişemeyeceği bir idealdir (yaşanmamış bir şeyin böyle fantastikleştirilmesi normaldir herhalde). Dolayısıyla bu kültürümüzle biz, belki bilinçaltımızda, demokrasiyi, sorunlarımızı çözdüğümüzde erişeceğimiz (belki o zaman erişmeye hak kazanacağımız) bir “mertebe” olarak tasavvur ediyoruz. Oysa demokrasi bu şekilde “ulvî” bir nesne değil. Bir yanıyla demokrasi, basit, sorunları ve eksikleri olan, ama daha iyisi icat edilmemiş bir &lt;i&gt;yöntem&lt;/i&gt;. Sorunları çözdükten sonra varılacak yer değil, &lt;i&gt;sorunları çözmek için başvurulacak yol yordam&lt;/i&gt;.&lt;br/&gt;[s.9]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Diyarbakır cezaevinde bir gün tutuklulara “akşama kadar yüz karasinek tutacaksınız” diye emir vermişler. Türlü garip muameleye alıştıkları için, ne olur ne olmaz bu tuhaf emre de uyup tutabildikleri kadar tutmuş adamlar. Akşam sayımda sinekler de sayılmış; yüzden eksik çıkana, olduğu kadar sineği yutturmuşlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Daha neler işittik; çoğunu, hatırlamak istemediğim için unuttum.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Böyle işlerin nasıl olabileceğini kendi 12 Mart yaşantımdan biraz çıkarabiliyorum. Örneğin, Kontr-gerilladan Selimiye kışlasına getirilip bir hücreye konduğumda, hemen yatağa uzanıp dalmıştım. Uyandığımda, kapının deliğinden birinin bana baktığını gördüm. İyi bir insan yüzüydü bu ve iyi insan yüzünün üstünde bir de miğfer olduğunu bir iki saniye gecikerek fark ettim. Nöbetçilerden biriydi. “Nereden geliyorsunuz, abi?” diye sordu. “Neresi bilmiyorum, ama çok işkence yapılan bir yer var ya, işte oradan”, dedim. “Ah, anladım. Aman, anlatmayın, çok fena oluyorum”, dedi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Ertesi sabah nöbette başka bir ekip varken gazete aldırıyorduk. Çavuşa para verip bütün gazeteleri almasını söyledim. “O kadar para harcamana gerek yok. Herkes birçok gazete alıyor. Okunanları ben hücreler arasında değiştiririm. Şu anda yalnız Günaydın ısmarlanmadı. İstersen onu alayım”, dedi. Sonra dediğini de yaptı. Ayrıca Yılmaz Güney’in de orada olduğunu söyledi, aramızda selâm getirip götürdü.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bunları, o dönemde erlerin getirilen siyasî tutuklulara bakışının ne kadar insanca olduğunu göstermek için anlatıyorum. Bildiğimiz Türkiye insanları… Zora düşmüş olan birine az çok yardım edebilmek için içgüdüsel bir dürtü duyan temelde iyi insanlar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;İki yıl kadar sonra sıkıyönetim kalkınca hep birlikte yeniden Selimiye’de toplandık. Gene nöbetçiler vardı elbette, ama başka adamlardı. Yeni adamlar olmanın dışında, yeni bir “eğitim” almış adamlardı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;12 Mart, 12 Eylül’e hiç yaklaşamamıştır, baskı bakımından. O sıra hâlâ bir genelgeçer etik vardı, insanları bir ölçüde tutuyordu. “Şu yapılır”, “bu yapılmaz, fazladır”, gibi bazı ölçüler vardı hâlâ -on yıl sonra olanları hatırlayarak söylüyorum bunu. Dolayısıyla 12 Mart’ta erlere tutuklu üstünde sınırsız yetki filan tanınmamıştı. Ama 12 Eylül’de bu tanındı. Darbeyi yapanlar da korkmuşlardı ve devrimciliğin her türünü, her yönteme başvurarak, toplumdan kazımaya kararlıydılar. 12 Mart’ta kişisel çabalarıyla eziyetin olağan dozunun üstüne çıkıp “adını tarihe yazdıranlar”, 12 Eylül’de ancak sıradan görevliler olabilirdi.&lt;br/&gt;[s.16-18]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;[T]ürkçe’de “egemenlik” kavramının kullanımında anlamsal bir bulanıklık olduğuna da değinelim: Türkiye’de bu kavram “hükümranlık”tan çok “hâkimiyet” anlamında kullanılıyor - örneğin sol terminolojide “egemen sınıf” deniyor. Ama bunların, kelimenin karşılamaya çalıştığı “sovereign” (hükümran) anlamıyla bir ilgisi yok ya da çok az. “Sovereign”, bizdeki “egemen” gibi, “hâkim” olan, yani “tahakküm eden” değil, kimsenin “tahakkümü altında olmayan” anlamına gelir. Devletler, bu “bağımsızlık” anlamında “sovereign/egemen” olmalıdırlar. Türkiye’de devlet, dış ilişkilerinde başarabildiği ölçüde “sovereign/hükümran”dır; ama Türkiye’de başkaca “sovereign/hükümran” olan da yoktur. Dolayısıyla Batı dillerinin “sovereign” kavramı, “egemen” kelimesiyle, Türkiye’nin anti-demokratik siyasi kültürüne ve geleneğine uygun bir anlam kazanmıştır.&lt;br/&gt;[s.59]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şehri ikiye bölen demiryolu esas alınarak Mustafa Kemal ve Fransızların aralarında paylaştırdıkları Nusaybin’de yolun bu tarafında kalan ana diğer taraftaki kızını süngü darbelerine maruz kalmaksızın ve kaymakamdan dileneceği bir “laissez-passer”ye ihtiyaç duymadan görmek isterse; bu kadın mı ayrılıkçı yoksa bu kadını doğup büyüdüğü şehirde yabancıya döndürmenin ayıbını taşıyan egemen ulus aydınları mı?&lt;br/&gt;[s.80 - Hatice Yaşar’ın &lt;i&gt;Birikim &lt;/i&gt;dergisi sayı 30’daki yazısından, 1991]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu “akıl” kavramı Fransız devletinin devrimden bu yana giriştiği birçok uygulamanın temelinde yatar ve genel Fransız zihniyetinde belirleyici bir rol oynar […] Fransız devletinin yalnız kendi sınırları içindeki farklı “etni”lere değil, sömürgelerindeki insanlara yaklaşımında da aynı tavrı görebiliriz. Gineli bir zenci, belirli bir eğitimi aldığında, o evrensel insan aklına ulaşabilir, ilerici Fransız düşüncesine göre. Bu nedenle Fransızlar kolonilerinde yerli geleneklerle çatışmışlar, onları değiştirmeye çalışmışlardır. Örneğin Cezayir’de Arap kadınların çarşafı terk etmelerini evden dışarı çıkmalarını sağlamak için uğraşmış ve tabii o ölçüde tepki yaratmışlardır. Bunun bir küstahlık olduğu açıktır; öte yandan, soruna yalnız “tepki”den bakmayıp neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışırsak, işin içinde, bütün naifliğine rağmen, Araplara “evrensel aklın yolunu açmak” gibi iyi niyetli bir proje de vardır.&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;Fransa, Voltaire çizgisinde radikalizmini geliştirirken, İngiltere’de en etkili düşünür liberal-muhafazakâr Edmund Burke’tü. İngiliz üslûbu, dünyada birden fazla akıl olabileceğini kabul ediyor ve bundan kaygı duymuyordu.. Fransızlardaki idealizm yoktu İngilizlerde - pratik tavırlarıyla, olanı olduğu gibi kabullenerek bunun içinde iş yapmayı tercih ediyorlardı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu tavır İngiliz tipi kolonyalizmde kendini gösterir. İngilizler işgel ettikleri yerlerde kendi mutlak egemenliklerini garanti altına alacak yapıları kurmaktan geri durmadılar. Ama egemen oldukları halkların geleneklerini, alışkanlıklarını, zihniyetlerini değiştirmeye kalkışmadılar. Yani, Fransızların yaptığı küstahlığı onlar yapmadılar. Bunu bir görece olumluluk olarak kaydetmek mümkün, ama olaya bir de öbür ucundan bakabiliriz: İngilizler, zihniyetlerini değiştirmeye kalkışmadıkları bu insanların değerlerine öyle fazla saygı duymuyorlardı. Müdahale etmemelerinde, “bunlar da böyle yaşayı dursunlar, uğraşmaya değmez”, tavrının önemli payı vardı&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;Denebilir ki Osmanlı yaklaşımı, İngiliz yaklaşımına çok benzer, Cumhuriyet ise Fransız zihniyetine yönelir.&lt;br/&gt;[s.92-94]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Hattâ 12 Eylül’ün kendisi de bu bağlamda [&lt;i&gt;toplumdaki “otorite tapınması” karakterinin kalkması için gereken zihnî devrim bağlamında&lt;/i&gt; -F.] olumlu bir katkı olarak değerlendirilebilir. Çünkü, toplumu yoğurmuş ve kendi ideal imgesine göre biçimlendirmiş olan o baskıcı, tepeden inmeci, otoriter gelenek, 12 Eylül döneminde ve o geleneğin somut temsilcilerinin kişiliğinde, kendi kendinin karikatürü oldu ve kendi kendinin farsını oynadı.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu otoriter geleneğin yarattığı kutsallıkların, tartışılmazlıkların aslında ne olduğunu yeterince sergiledi. Koca Meclis salonunda, birisi devlet başkanı olmak üzere beş generalin oturduğunu ve başbakan tayin ettikleri bir amiralin kendilerine okuduğu hükümet programını el kaldırıp onayladıklarını televizyonda seyretmiştik.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu sahne hepimize, bir biçimde, “Biz neymişiz ve hâlâ da neyiz ki böyle gerçeküstü bir olay burada yaşanabiliyor?” sorusunu sordurmuş olmalı.&lt;br/&gt;[s.111]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu arada bir çocuk peyda oldu. Sekiz yaş sularında olduğunu tahmin ettim. Yanımıza geldi, biraz dinledi, sonra sıçrayıp iki bacağını yana açtı, kollarıyla da şimdi betimleyemeyeceğim TV hareketleri yaptı. “Abi, ben teröristim”, dedi. Unutamadığım “Cizre imgeleri”nden biridir o çocuk.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Onun sevdiklerine “medya”da öyle deniyordu. O da benimsemişti bunu. “Terörist”, “PKK’lı” ya da “Kürt”… Çok fazla fark kalmamıştı aralarında, Cizre’de. Sekiz yaşındaki çocuğun üzerinde devletimizin başarısını gözümle gördüm.&lt;br/&gt;[s.178]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bizdeki sol politikada öteden beri alışmışımdır: radikal solcular, her şeyi herkesten iyi bilirler; ilkeleri sağlamdır; hiç taviz vermezler. Böyle “Tertip Komitesi” falan gibi şeyler söz konusu olduğunda, bizim gibi adamlara bir miktar ihtiyaç hasıl olur. Arar, davet ederler. Bu aslında bizim için bir “görev”dir. Kendi namusumuzu kurtarmamız için onlar gibi sağlam devrimcilere yardımcı olmamız gerekir. Bunun dışında bir şey yapmamız beklenmez ve gerekmez. İstenmez de.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sonuçta, birilerinin size hiç danışmadan, sizi araçsallaştırarak, sırtınızdan radikalizm kahramanlığı yaptığını hissedersiniz. Çok hoş bir duygu değildir. Ama böyle gelmiştir ve böyle gider. Bu insan kullanma mantığı, sağcılıktan, solculuktan daha köklü ve derinde bir ideolojidir ve savunulan içerikler değişir, sözgelişi adam Maoist’ken Yeşilci olur, ama yaklaşım ve üslûp değişmez.&lt;br/&gt;[s.320-321]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Polonyalı arkadaşım Konstanti Gebert’in aktardığı bir anı aklıma geliyor. […] Kostek dediğimiz Gebert, Dayanışma (Solidarnoş) [&lt;i&gt;Polonya’nın PKK’sı yani&lt;/i&gt; -F.] aktivistlerinden biri. Uzun süren mücadelelerden sonra devlet tarafı nihayet görüşme masasına oturmanın kaçınılmaz olduğunu görüyor. Masaya oturacak, ama bunca yıl adını anmadığı Solidarnoş’u muhatap kabul etmek istemiyor. Kostek, böyle bir mücadelede, bir anlamda yenilgiyi kabul eden devletin hâlâ güçlü taraf olduğunu, dolayısıyla muhalif tarafın daha büyük tavizler vermeye hazırlıklı bulunması gerektiğini söylüyor. Solidarnoş da bu mantıkla hareket ederek, masaya adını kullanmadan oturmayı kabul etmiş. Kostek’in de katıldığı birçok uzun görüşme ve pazarlıktan sonra, bir ortak protokol ortaya çıkmış. Bu imza edilecek, şimdi. Solidarnoş, “Artık bu aşamada adımızı söyleyelim”, demiş. Komünist Parti yetkilileri, “Olmaz, zaten söz vermiştiniz. Solidarnoş lafı olmayacak” diye bağrışmışlar. Bunun üstüne Solidarnoş delegasyonundan biri, “Peki, adımızı koymayalım. Ama siz bu protokolü kiminle imzalıyorsunuz?” diye sormuş. Birkaç saniye sessizlikten sonra Parti (devlet) yetkilileri dahil herkes kahkahayla gülmeye başlamış. Protokol, Solidarnoş imzasıyla topluma ilân edilmiş.&lt;br/&gt;[s.380-381]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Başlangıçta PKK’nın yürüttüğü mücadele temel olarak feodal Kürt aşiretlerine ve rakip Kürt devrimci gruplarına yönelikti. Örgüt, insan öldürmeyi, yalnızca kararlılık ve gücünü göstermenin yolu olarak değil, aynı zamanda düşmanlarına karşı mücadelede en etkili yöntem olarak benimsedi. Öcalan ve arkadaşları, bu yıllarda [&lt;i&gt;12 Eylül’den önce&lt;/i&gt; -F.], entellektüel düzeylerinin görece düşüklüğü nedeniyle, Türk ve Kürt devrimci gruplarının yönetici kadroları tarafından Marksist bir önderlik olarak ciddiye alınmıyordu. Ama grup özellikle Güneydoğu’da belirli bir ün kazanmaya başlamıştı.&lt;br/&gt;[…]&lt;br/&gt;PKK gerilla eylemlerini seksenli yılların başlarında başlattı. Bu, 1937’den bu yana Türk ordusuna karşı geliştirilen ilk Kürt silahlı direnişiydi ve örgüte kısa sürede büyük prestij kazandırdı. Rakip Kürt örgütlerinin kendi gruplarının etkisizliğine kızan militanları PKK için çalışmaya başladı. Baskılara doğrudan maruz kalan genç insanlar da örgüte katıldı&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;“Kürt” sözcüğünü kullanmak bu dönemde neredeyse bir ihanet fiili haline geldi. Şaşkınlık verici “dağ Türkleri” teorisi Kürtler’in varlığını örtbas ediyordu. Kürt bölgelerindeki çok sayıda geleneksel yer adı değiştirilirken, yetkililer insanların çocuklarına Kürtçe isim takmalarına izin vermemek için aşırı dikkat gösteriyordu. Kürtçe müzik fiilen yasaklanmıştı. Doğu’daki hapishanelerde bulunan çok sayıdaki Kürt tutuklu ve hükümlüye olağanüstü derecede sert davranılıyordu. Görüşme günlerinde yalnızca Türkçe konuşulabiliyor ve bu da yalnızca Kürtçe konuşan çok sayıda ebeveynin çocuklarıyla yıllarca iletişim kuramamaları anlamına geliyordu.&lt;br/&gt;[s.392]&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Öcalan, uluslararası platformda daha başarılı olmak için olası tüm Kürt rakiplerini sindirme ve susturma yolunu seçmişti. Diğer gruplardan çok sayıda sosyalist ya da milliyetçi Kürt öldürülmüş ve sonuçta PKK tek başına kalmıştı.&lt;br/&gt;[s.401]&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/133602617</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/133602617</guid><pubDate>Wed, 01 Jul 2009 19:26:32 +0300</pubDate><category>more</category><category>murat belge</category><category>kürt meselesi</category><category>siyaset</category></item><item><title>Anaokulunda Oyun</title><description>&lt;p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Ruhi Sel,&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Anaokulunda Oyun&lt;/i&gt; [ Kız Meslek Liseleri Çocuk Bakımı Meslek Dalı Öğrencilerinin Oyun Dersi Amaçlarına Uygun Olarak Yeniden Hazırlanmıştır ]&lt;br/&gt; Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1976&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;1- Eski Türklerde Oyun&lt;br/&gt; Milattan önce 5000 yıllarında Orta Asyadan göç eden ve Mezopotamya’ya yerleşen Sümerler’de tek başına bir oyun faaliyeti görülmez. Ancak bunlar komşulariyle sürekli bir çatışma ve savaş halinde bulunduklarından, her zaman güçlü ve bu tür mücadeleye hazırlıklı olmaları gerekirdi.&lt;br/&gt; […]&lt;br/&gt; Milattan once 4000 yıllarında Anadolu’da ilk uygarlığı kuran Eti (Hitit) Türkleridir.&lt;br/&gt; [s.11-12]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Çocukta görev duygusunu uyandırmak, onun önemine ve gereğine inandırmak… gibi kavramları yine oyun yoluyla kazandırabiliriz. Örnek:&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;a) Köprü nöbetçisi oyununda, 2-3 kişi bir köprüyü beklemekte, korumaktadır. Diğer oyuncular bu köprüden vurulmadan geçmek istiyeceklerdir. Görevini başarı ile yaparsa köprü nöbetçileri oyunu kazanacak, arkadaşları tarafından alkışlanacaktır. [ &lt;i&gt;“diğer oyuncular” oyunu kazansa da onlara alkış yok! Onların yaptığı “görev” değil “anarşıstlık” olduğundan herhalde&lt;/i&gt; –F. ]&lt;br/&gt; [s.26]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Toplum kurallarını baskı veya başka yollarla çocuğa benimsetmek, öğretmek modası geçmiş ilkel bir metoddur. O halde çocuğu ailesi ve toplumu içinde verimli, yararlı, iyiliksever yapmak için hangi yola başvuracağız? &lt;br/&gt; […]&lt;br/&gt; Düzene bağlı olmak, onun sınırları dışına çıkmamak ne güzel şeydir.&lt;br/&gt; […]&lt;br/&gt; Bazı oyunlarda yenme-yenilme konu olabilir. Oyunda yenenler gereksiz bağırmalar, haykırmalarla karşısındakileri küçük düşürmek isterler. Yönetici bu hoş olmayan duruma hakim olmalı, galip gelenleri kınamalıdır.&lt;br/&gt; [s.27-28]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Şef der ki, parmaklar yukarı! dersem, bütün parmaklarınız yukarı kalkacak. Sallansın dersem, sallanacak. Parmaklar aşağıya, dersem, hepiniz parmaklarınızı aşağıya çevireceksiniz, diye oyunu açıklar. Şimdi bütün oyuncuların gözleri Şefin parmaklarında, kulakları, Şefin ağzından çıkacak sözdedir. Uyanık olmayanlar, başka birşeyle uğraşanlar, bir kelime ile, dikkatsiz olanlar bu oyunda başarısız sayılacaklardır.&lt;br/&gt; [s.30]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Çocuklardan birini padişah, diğer ikisini muhafızları yaparız. Bunlar ormana avlanmağa çıkarlar.. Bundan sonraki olayları çocuklara bırakınız.&lt;br/&gt; [s.34]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Grup oyunlarının çekirdeği mahalledir. Yaş ve güçte üstün olanlar her zaman elebaşı durumundadır. Sözü dinlenir, dediği olur. Oyun kurallarına baş eğilir. Bu grup oyunlarının yarattığı bir otoritedir.&lt;br/&gt; [s.35]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;…&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;Öğretmen eşyayı yukarı attığı zaman herkes bol bol güler. Tuttuğunda, gülen olursa komik cezalarla cezalandırır. Herkes ciddî durur, gülen olmazsa oyunun tekrarlanışı sırasında eşyayı yukarı atar gibi yapar ve avucunda saklar. Bu sefer çocuklar gülmeğe başlayacağından, bütün oyuncular oyunu kaybetmiş sayılır.&lt;br/&gt; [s.48]&lt;/p&gt;
&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3570/3671112719_9ab7a79c55.jpg" height="500" width="351"/&gt;&lt;/p&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/132274293</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/132274293</guid><pubDate>Mon, 29 Jun 2009 16:41:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>sahaf</category></item><item><title>Kuantumsal olaylar</title><description>&lt;p&gt;&lt;b&gt;Salih Âdem&lt;/b&gt;, &lt;i&gt;Çoklu Kâinatlar&lt;/i&gt;&lt;br/&gt;
Sızıntı dergisi, sayı 356, Eylül 2008, sayfa 40&lt;/p&gt;

&lt;p&gt;Uzun zamandır Sızıntı okumamıştım. Bu kadar eğlenceli olduğunu unutmuşum. Kuantum teorileri ile birlikte üretilen birkaç ana kuramdan biri olan “çoklu evren” fikrini anlatan bir yazıdan:&lt;br/&gt;
…&lt;br/&gt;
Alternatif tarihler, paralel kâinatları anlamak için güzel bir misal teşkil etmektedir. Viyana kuşatmasında başarılı olsaydık tarih nasıl değişirdi? &lt;b&gt;Fatih Sultan Mehmed&lt;/b&gt; Roma’yı fethetseydi nasıl dünya nasıl bir dünya olurdu? Veya Hitler İkinci Dünya Savaşı’nı kazansaydı neler olurdu? İşte bu ihtimallerin her biri paralel bir kâinatta gerçek olmuştur. Akla gelebilecek her türlü farklı dünya, düşünülebilecek her çeşit tarih bir yerlerde  mevcut bulunmaktadır. İradî tercihlerimizi düşündüğümüzde de çoklu kâinatları anlayabiliriz. Meselâ üniversite imtihanlarında tıp tercihi yapan biri doktor olmuştur. Biyolojiyi tercih etseydi, araştırmacı bilim adamı olacaktı. Veya bir hanımla sadece güzelliğinden dolayı evlenmeyi tercih eden bir erkek, eşiyle bir türlü geçinememektedir. Hâlbuki kendisine uygun, anlaşabileceği, dindar bir bayanla evlenmeyi seçseydi, mutlu bir hayatı olacaktı. Böylece, yaptığımız tercihlere göre farklı kâinatlar yani farklı ihtimaller bizim için gerçek olmaktadır.&lt;br/&gt;
…&lt;/p&gt;</description><link>http://kebikec.tumblr.com/post/129276097</link><guid>http://kebikec.tumblr.com/post/129276097</guid><pubDate>Wed, 24 Jun 2009 12:40:00 +0300</pubDate><category>more</category><category>kuantum</category></item></channel></rss>
